Tevhid ehli tekfir edilir!

8 Jan

İmam ibnu’l Kayyim, mü’minlerin emîri Ömer’den radiyallahu anh rivayet edilen: “Müslümanların içinde cahiliyeyi tanımayanlar ortaya çıktığı zaman İslam’ın bağları birer birer kopacaktır” sözünü açıklayarak şöyle demiştir:
“Çünkü onlar, cahiliyeyi, şirki ve Kur’ân’ın yerdiği kötülükleri bilmedikleri zaman onların içine düşer, onları onaylar, onların propagandasını yapar, onları doğrular ve överler. Onlar, bunun cahiliye halkının bir âdeti veya benzeri veya ondan daha kötüsü yada ondan daha aşağısı olduğunu bilemezler. Bu sebeple kalplerindeki İslam bağları kopar, iyilik kötülüğe, bid’at sünnete, sünnet bid’ate dönüşür. Kişi, saf imanı ve sadece tevhide bağlılığı sebebiyle tekfir edilir ve sırf Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem yolundan gittiği, heva ve bid’atlerden ayrıldığı içinde bid’atçılıkla suçlanır. Basiret ve diri bir kalbe sahip olan kimse, bunu açık bir şekilde görür. Yüce Allah, yardımcımız olsun”. [ Medaricu's-Salikîn 1/344 ]

Abdulkadir geylani El hanbeli

3 Dec

Abdulkadir Geylani’nin amel-iman ilişkisine dair inancı
AAA
Şeyh Abdulkadir Geylani el-Hanbeli rahimehullah, ameli imandan bir parça saymayan Mürcie fırkasını yermiş ve Gunyetu’t-Talibin adlı eserinde bu fırkayı “Sapık fırkalar” başlığı altında kaydetmiştir. Mürcie’nin alt gruplarınıda sayarak şöyle demiştir: “… Bunlara Mürcie denmiştir. Zira akıl baliğ olan kimse (La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah) dese, sonra diğer günahları işlese, o kimse asla cehenneme girmez, iman, amelsiz sözden ibarettir ve yalnız sözledir; insanlar iman bakımından birbirinden üstün değildir; insanların, meleklerin ve peygamberlerin imanı birdir; imanda artma ve azalma olmaz, istisna bulunmaz derler.”

Yine Şeyh Abdulkadir Geylani, aynı eserde iman hakkında şunları söylemiştir: “Biz, iman dil ile ikrar, kalp ile bilmek (tasdik) ve a’za ile ameldir diye itikad ederiz. İlim ile kuvvetli, cehalet ile zayıf olur. İman artar ve eksilir.” Bunları söyledikten sonra iman meselesine dair yine birçok malumat zikretmektedir.

Bilmiş ol ki, Şeyh Abdulkadir Geylani’nin zikrettiği amel imandan bir cüzdür, itaat ile artar, masiyetle azalır inancı, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in üzerinde icma ettiği bir meseledir. Amel imandan değildir, artmaz ve eksilmez diyenler bu görüşleriyle mürcie mezhebine muvafakat göstermişlerdir.

___________________________
Bu iktibası yayınlamamın sebebi, kendini bilmez bazı cahillerin, üzerinde bulundukları Mürcie akidesini Ehl-i Sünnet akidesi zannederek “İman artar ve eksilir” görüşlerinden ötürü Selefi akideye sahip insanlara iftiralar atmalarıdır. Hatta bu inancı -haşa- küfür olarak nitelemektedirler. Bu onların Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiini hatta daha uç nokta Kur’anı ve Sünneti bilmediklerinin ispatıdır. Zira bu insanlar hakikaten insafla hareket etseydiler, Malik, Şafii, Ahmed, Buhari, Evzai, Süfyan-ı Sevri, Leys b. Sad rahimehumullah ve diğer tüm selef alimlerininde iman tanımlamalarının bu şekilde olduğunu göreceklerdi. Allah subhanehu ve teala dinine yardım etsin, hakikaten islam garip kalmıştır. Sünneti savunanlar dışlanmakta, bid’atleri yaşatanlar baş tacı edilmektedir.

Allah’tan afiyet dileriz.

Tefsir usulü

9 Oct

TEFSİR USULÜ

İBN TEYMİYYE’NIN METODUNA TOPLU BİR BAKIŞ

Bu risalenin tahkikine başlarken şunu ifade etmek iste­rim: Adet olduğu üzere burada, Şeyhülislam İbn Teymiy-ye’nin muhteşem hayatından, kitap ve risalelerinden ve bunların İslam literatürüne kazandırdığı kültür hazinele­rinden sözetmeye gerek görmüyorum. Çünkü Şeyhülisam’ın hayatı ve bıraktığı eserlerle ilgili eski ve yeni pek çok şey ya­zılmış, O’nun görüşleri, fikri ve sosyal ıslahatındaki meto­du hakkında birçok araştırmalar yapılmış, hatta bu çalışma­lara sadece müslüman yazarlar değil, birçok müsteşrik ve Avrupalı yazarlar da katılmış, neticede İbn Teymiyye’nin hayatı, görüşleri, olaylar karşısında takındığı tutum ve davra­nışları tüm aydınlarca bilinir hale gelmiştir.
Bu kısa ve seri takdimde, İbn Teymiyye’nin düşünce metoduna hakim olan temel özelliğe ve O’nun, tüm davra­nışlarında, kitap ve risalelerinde ve verdiği pekçok fetvala­rında insanı hayrete düşüren fikri bir dikkat, sağlamlık ve de­rin görüşlülükle ortaya koyduğu metoduna genel bir işaret­te bulunmayı yeterli görüyorum.
O’nun bu metodu; bilimsel ve akademik bir yol olarak it-tiba yahut delil ve burhanlarla desteklenmiş, alametleri ve esasları açık bir da’vet olarak selefiyye diye özetlenebile­cek olan metoddur. Ebu Bekir’in (r.a.):
“Ben ancak ittiba eden biriyim; yoksa ibtida’ eden (bid’at çıkaran) değilim” şeklindeki o eşsiz ve ünlü sözüyle ortaya koyduğu andan itibaren bu metodu, İslam tarihinde izleyen büyük insanlar çıkmıştır; fakat bunlar içerisinde İbn Teymiy­ye’nin zekasına, neselelere bütüncül bakışına, ilginç bilgi takdimine, şahsiye gücüne, hak uğrundaki cesaretine, sözkonusu metodu dört başı ma’mur bir şekilde ortaya koyma ve onu delillerle destekleme konumundaki üstün kudretine sahip olanlar gerçekten azdır.
Üstelik îbn Teymiyye’nin bütün bu çabaları, Kur’an’m, ilke ve çerçevesini belirlediği yolun, Yunan düşünce meto­du ve bazı alimlerce şaşmaz bilgi yolu olarak görülen Aris­to Mantığı içerisinde kaybolup gittiği ve mü slümanl ardan gizlendiği bir dönemde cereyan etmiştir.
Gerçekten İslam dünyasında, neticede Yunan araştırma metodlannın uygulamasına sebep olan düşünce karmaşası ve bilhassa bu metodların hayranlıkla beğenildiği hicri 5. asr’m sona ermesinden sonra bu anarşizme bağlı olarak ortaya çı­kan tehlikeli birtakım sapmalar, evet bütün bunlar, birçok bil­gin ve fukahamızın gözünden kaçmamış, onlar, Kur’an ve Sünnet’in gölgesinde yetişmiş olan vicdan ve hisleriyle, bu Yunanı metodların İslam düşüncesi üzerindeki yabancılığı­nı idrak etmişlerdir. Ancak onların, bu metoda karşı savaşır­larken, mantığı haram kılan ve mantıkla meşgul olmayı ya­saklayan fetvalar vermekten başka, ellerinde birşeyleri yok­tu!
îş gittikçe ciddileşiyor ve anarşi büyüyordu. Nihayet selef düşünürü İbn Teymiyye geldi ve mantığın metodik kri­tiğinin ilkelerini koydu. Ancak Aristo mantığını tam anla­mıyla kavradıktan ve bu mantığın İslam’ın ruhundan uzak fikri karakterine vakıf olduktan sonra bu işi başardı. O bu­na kendisi hakkında yapılan birçok araştırmadan da anlaşı­lacağı üzere, İslami araştırma metodunu mükemmel bir şe­kilde kavraması ve selef alimlerinin bıraktıkları muhteşem ilim ve kültür mirasına fevkalade vukufiyeti sayesinde mu­vaffak olmuştur. Hattf İbn Teymiyye, mantığın sahih İsla­mi nakillere tersdüştüğünü söylemekle kalmamış, onu sa­rih akla da aykırı görmüş ve bu Yunani metodun kendi için­de de geliştiğini ve onun, şaşmaz delili zannedilen akü prensipleri ile de tenakuz teşkil ettiğini açıklamıştır.
Dolayısıyla İbn Teymiyye’ye göre ittiba metodu, içerisinde za’fiyet, korku veya donukluk nüveleri taşıyan reak-siyoner bir metod değil, aksine, kendi meselesini ortaya koyan müsbet bir metoddur. İbn Teymiyye, kendisiyle İslam düşüncesi diye takdim edilen ve bu düşüncenin doğruluğu­na delil gösterilen Yunani kalıb’ı bir araç olarak reddeder­ken, sanki şu düşünceyi ortaya koyuyordu; hem de açık bir şekilde:
“Bir fikrin ifade tarzı, onun bizzat parçasıdır ve konunun tabiatı ile kalıbın tabiatı arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu sebeple, İslam düşüncesinin, Yunani ya da İslami olmayan başka bir kalıba dökülmesi imkansızdır.”
İbn Teymiyye’nin metodu, bu metodun ıslahatçı yönreri ve dayandığı esasları üzerinde durmak, uzun bir konudur. Kaldı ki, Allah rahmet eylesin, Şeyhülislam’ın hayatı, me­todu ve eserlerinde izlediği usulü hakkında yapılacak araş­tırmalarda, araştırıcıların dikkatlerini çeken veya dikkatle üzerinde durulmasını uygun gördükleri bariz noktalar, ge­niş bir şekilde ele alınma imkanına sahip bulunmaktadır.[1]

Tefsirdeki Yeri

İbn Teymiyye’nin Kur’an tefsirindeki yeri, hadis, fıkıh, Arap dili, kelam ve İslami ilimlerin diğer dallarındaki yerin­den geri değildir. Bütün bu branşlarda üstünlüğünü isbat et­miş ve çağının alimlerini geçmiştir. Nitekim bu husus, alim­lerin O’nun hakkındaki sözlerinden, biyografi yazarlarının ifadelerinden ve kendisinin bize bıraktığı muazzam kültür mirasından anlaşılmaktadır. Hatta Öyle gözüküyor ki, İbn Teymiyye, çağların sınırlarını aşıp ve zicirlerini kırıp sele­fin ilim ve kültür mirasını toplamanın yanında, İbn Kesir, İbn Hacer gibi ünlü alimlerin ortaya çıkmasına da yol açmıştır.
İmam Zehebi (748 h.) (Allah rahmet etsin) İbn Teymiy­ye hakkında şöyle der:
“Zekası ve süratli kavrayışıyla, bir harikaydı. Kitap, Sünnet ve ihtilafları bilmede en öndeydi. Nakli ilimlerde ummandı. İlimde, zühd ve takvada, şecaat ve cömertlikte, iyi­liği emr ve kötülüğü nehy etmede ve yazdığı eserlerin çok­luğu bakımından devrinin yegane şahsiyetiydi. Okudu, tah­silini tamamladı; hadis ve fıkıhta emsalini geçti. Daha on-yedi yaşıdayken, ders okutma ve fetva verme ehliyetini ka­zandı. Tefsirde, usulde, usulü ve füruuyla, büyük küçük İslami ilimlerin bütün dallarında öne geçti.”
Yine Zehebi O’nun hakkında şöyle der:
“Rical, onların cerh, ta’dil ve tabaka’ları, hadis ilimleri, ali ve nazil isnad, sahih ve zayıf haberler hakkında tam bir ihtisas sahibi idi. Hadisler, kendilerine has (isnad) ve metin­leriyle ezberindeydi. Döneminde hiç kimse, ne O’nun rüt­besine ulaşabilmiş, ne de yaklaşabilmiştir. Bilgiyi hatırla­yıp sunmada ve delil getirmede bir harikaydı. Tefsir veya fı­kıh veya usul veya felsefecilere reddiye konusunda her gün her gece, dört-beş risale yazmak adetiydi. Şu ana kadar (Şeyhin vefatından uzun bir süre önce) O’nun yazdıklarının
beşyiiz cilde ulaştığını zannediyorum.”
El-Vafi bi’1-Vefeyat’ta, Şeyh Şemsüddin’in şu sözü nak­ledilmektedir:
“Anlatmakta olduğu meseleye delalet eden ayetleri O’nun kadar sür’atle hatırlayıp sunan ve hadis metinlerini O’nun kadar kaynaklarıyla birlikte anında takdim eden hiç kimse görmedim. Sanki onlar gözünün Önünde ve dilinin ucunda hazır duruyor da, O, güzel bir ifade ve muhalifini susturan bir eda ile onları söylüyordu.”
İbn Teymiyye’nin, sadece tefsir ilmindeki yerini anlat­mak bile uzun bir iştir. Bu konuda Alemüddin Berzali (738h.) şöyle der:
“Tefsir konusunda herkes O’nun zihnindeki bilginin çokluğuna, bunları ifade edişindeki güzelliğe ve muhtelif gö­rüşler arasındaki tercih ve tenkid yeteneğine şaşardı. Bütün bunların yanında, O kendisini zühd ve ibadete vermiş, Al­lah’a teslim olmuş, dünyevi gayelerden uzak yaşamış ve in­sanları Allah yolunda çağırmıştır. Her cum,a sabahı oturup, insanlara Kur’an-ı Kerim’i tefsir ederdi. Onun meclisle­rinden, duasının bereketinden, temiz nefesinden, halis niye­tinden, iç ve dış temizliğinden, söylediklerinin yaptıklarına uygunluğundan, pek çok kimse istifade etmiştir.”
Diğer bazı alimlerle birlikte ibn Teymiyye’yi de Hibru’l-Kur’an (Kur’an dahisi) diye adlandıran Hafız Ebu Abdillah ez-Zehebi, O’nun hakkında şöyle demektedir ki:
“Tefsire gelince, bu konudaki otoritesi müsellemdir. Açıkladığı meseleye Kur’an ayetlerini delil getirmede ilginç bir güce sahipti. Tefsirdeki otorite ve vukufiyet derecesi sa­yesindedir ki, müfessirlerin görüşlerinde birçok hata ve za­yıf yönleri ortaya koymuştur.”
Elimizdeki bu risalede İbn Teymiyye, tefsirde, istidlal yö­nünden ortaya çıkan ihtilafları incelerken, antrparantez, se­lefin onbeş kadar tefsirine işaret etmiş ve bu tefsirlerin,
sözkonusu cihetten meydana gelen hatalardan uzak olduğu­nu belirtmiştir. Ben orada, İbn Teymiyye’nin, selefin eser­lerine olan geniş vukufiyetini belirten dipnotlar düştüm; sonra İbn Ay bek es-Safedi (764 h.)’nin el-Vafi bi’ Vefe-yat’ında, bir alimin, İbn Teymiyye hakkındaki şu sözünü gör­düm;
“Tefsirde ve tefsire olan geniş vukufiyeti konusunda, Allah’ın ayetlerinden bir ayetti. Tek bir ayetin tefsirine bir-iki oturum devam ederdi.”
Yine orada, İbn Teymiyye’nin, kendisinden duyanların naklettikleri şu sözünü gördüm:
“Yüz yirmi adet tefsir okudum. Hepsi içerisinden sahih olan görüşü sunuyorum.”
Böylece, İbn Teymiyye’nin bu tefsirlere ne derece vuku fiyetinin olduğunu ve Kur’an tefsirinde ne büyük bir yere sa­hip bulunduğunu anladım.
Tefsir ilmine olan bu vukufiyeti yanında O, görüşler arasında tercihler yapma ve istidlal etme hususuna da özen gösterir ve tedkik ederdi. Büyük üstadımız Muhammed Ebu Zehra’nın dediği gibi:
“Yığın yığın nakil ve rivayetlerin içerisinde, O’nun dü­şünen ve muhakeme eden aklının parıldadığını görürsün.”
Bizzat kendisi şunları söyler:
“Bazan bir ayet için yüz kadar tefsire baktığım olurdu. Fa­kat neticede, Allah’ın bana anlayış ihsan etmesini niyaz eder ve şöyle yakarırdmı:
“Ey Adem ve İbrahim’e öğreten! Bana da öğret!”
İbn Abdilhadi’inin, İbn Teymiyye’nin en has talebesi ve O’nun sözlerini en çok yazıp toplayan Öğrencisi olarak anlattığı Ebu Afydillah İbn Reşik demektedir ki:
“Allah rehmet eylesin Şeyh, delillerini zikretmeden (is­tidlalde bulunmaksızın) tüm Kur’an’la ilgili seleften gelen nakilleri evvela yazmış, sonra da, baştan büyük bir kısmım istidlalli olarak kaleme almıştır.”
Demek oluyor ki İbn Teymiyye, tefsirine bir başlangıç ol­mak üzere, selefin Kur’an tefsiriyle ilgili sözlerini toplamış, sonra tefsirine başlayarak, bu nakilleri kendi görüşlerine de­lil yapmış ve selefin görüşlerinden dışarı çıkmamıştır. An­cak bununla birlikte, ne kendisine ne de başkalarına, ayet-i celilelerin delalet ettikleri prensiplere ve kanunlara veya ayetlerden çıkan psikolojik ve sosyal bilimlere vukufiyeti ya­sak kılmamiştır. Nitekim kendisinin yazdığı bazı surelerin tefsirlerinde (Nur, Beyyine, Kafinin vb.) ve el-ubudiyye adlı eserinde ve daha başka yerlerde, bu durum kendisini gösterir.
Bütün bu ilmi kuşatıcılığı ve dikkati yanında, öyle gözü­küyor ki O, alimlerce anlaşılmasında müşkilat çekilen ve­ya kendisi yordamıyla benzeri birçok ayetin anlaşılmasına sebep teşkil eden ayetlerin tefsirlerini kaleme almaya özen göstermiş ve müfessirlerin Kur’an-ı Kerim’in diğer kısım­ları hakkındaki söylediklerini sır tekrardan ibaret olan bir ça­lışmadan kaçınmıştır.
İbn Reşik der ki:
“Hayatının sonlarında hapishanede iken kendisine, sıra­sıyla tüm Kur’an surelerinin tefsirini yazmasını mektupla ri­ca etmiştim. Bana yazdığı cevabı mektupta diyordu ki:
“Kur’an’da bir kısım yerler var ki, anlamlan kendili­ğinden anlaşılır. Bazı yerler de vardır ki, bunları müfessir-ler, birçok kitaplar yazarak açıklamışlardır. Ama bazı ayet­ler var ki, bunların tefsirleri, birçok alim için problem olmuş­tur. Bazan öyle oluyor ki, insan bu tür ayetlerin tefsiri için müteaddit kitaplara baktığı halde, manalarını anlamıyor! Ayrıca ben, bir ayetin tefsiriyle ilgili bir eser kaleme almı-şımdır; ama bu eserimle, o ayetin benzeri başka ayetler açıklığa kavuşmaktadır. Bu tür ayetleri tefsir etmekteki kastım, birçok Kur’an ayetinin anlaşılmasına delil olması
içindir. Binaenaleyh, bu tür ayetleri tefsir etmem, diğer birçoklarınkinden daha önemlidir. Zira, tek bir ayetin ma­nası açıklanınca, benzeri diğer ayetlerin de manaları açık­lanmış olur.”
Öyle anlaşılıyor ki, O hapishanede bazı mevzularda, ko­nulu tefsir diyebileceğimiz bir eser yazmağa başlamış ve ar­tık ömrünün sonunda kendisine ağır gelmeye başlayan ve ni­hayet vefatıyla sonuçlanan hapishane atmosferinde[2] Al­lah’ın kendisine lütfettiği Kur’ani yeni anlayışlara ulaş­mıştır. O bu konuda şöyle der:
“Bu kez Allah bana, Kur’an’ın manaları ve ilmin usulü hakkında çok şeyler lütfetti. Ki birçok alim, böyle şeyleri te­menni edegelmiştir. Vakitlerinin çoğunu, Kur’an’ın mana­ları dışında zayi ettiğime pişman oldum.”
Allah Şeyh’e rahmet eylesin ve O’ndan razı olsun, hal­vet diye tanımladığı hapishanede, gerçekten vaktinin çoğunu, her alimin muttali olmayı temenni ettiği Kur’ani mana­ları bulmak için Allah’ın Kitabını araştırmağa, okumağa ve anlamağa ayırmıştı. Fakat İbn Teymiyye’nin çektikleri­ni çekmeyen birinin, O’nun anladığı Kur’an’i manaları ve ilmi metodolojiyi anlaması nasıl mümkün olur?
İbn Reşikderki:
“Şeyhülislam, hapiste yazdıklarından az bir şeyi bize gönderdi; yönetim konusunda yazdığı birçok şey, kitapları­nı yanından çıkardıkları zaman, yöneticiler’in ellerinde kal­mıştır. Vefat ettiğinde, yöneticilerin ellerinden bulunan ve ondört torba kadar tutan bu eserler, hala yöneticilerin elle­rindedir.” [3]

Tefsire Dair Eserleri

İbn Teymiyye ile talebesi îbn Reşik arasında geçen yu­karıda naklettiğimiz yazışma, Şeyh’in, tüm Kur’an’ı içine alan bir tefsir yazmadığına delalet etmektedir. Her ne kadar îbn Batuta bu konuda da zanna kapılarak İbn Teymiyye’nin el-Bahru’1-Muhit adında yirmi cildlik bir Kur’an tefsiri yazdığını iddia etmişse de, durum hiç de öyle değildir.
Bugün elimizde bulunan güvenilir vesikalardan da, bu­na benzer bir zan hasıl olabilir. Mesela İbn Abdilhadi el-Makdisi Şeyhin eserlerinden sözederken demektedir ki:
“Kur’an-ı Kerim tefsirine ve eserlerini isnadlı olarak yazan selef müfessirlerinin görüşlerine dair bir kitabı daha vardı ki, otuz ciltten fazladır.”
Ancak bu ifadeye, îbn Reşik’in yukarıda geçen sözleri­ni eklediğimiz zaman, burada geçen otuz cildten maksadın, Şeyhülislam’ın tefsiri değil de, yukarıda da işaret ettiği­miz gibi selefin tefsirle ilgili kaynak olarak benimsenen görüşleri olduğu anlaşılır…
İbn Batuta’nın:
“İbn Teymiyye, el-Bahru’1-Muhit adını verdiği tefsirini, birkaç yıl kaldığı hapishane hayatında yazmış, sonra Melik Nasır tarafından salıverilmiştir” sözüne gelince, O’nun bu söyledikleriyle, İbn Reşik’in, Şeyhülislam’dan, vefat ettiği hapishane hayatında baştan sona bir Kur’an tefsiri yazma­sını istemesi nasıl te’lif edilebilir? Ayrıca, İbn teymiyye, ibn Reşik’e verdiği sözkonusu cevabı nasıl vermiş olabilir?
Halbuki, Şeyhülislam’ın elimizde bulunan tefsirleri, ta­lebesi İbn Reşik’in, müfessirlerce manaları kavranamayan ve müşkilat arzeden ayetler üzerinde durduğuna dair Şeyh’inden naklettiği haberi te’yid etmektedir. Nitekim O, mesela Nemi Suresi Tefsiri’nde ele aldığı bazı ayetlere baş­larken:
“Bunlar, hiçbir tefsir kitabında hatasız tefsiri bulunma­yan ayetlerin tefsiridir” demektedir. Bu konuda daha birçok deliller vardır; fakat burası yeri değildir.
Ayet ve sure olarak İbn Teymiyye’nin tefsire dair eser­leri çoktur. Bugün elimizde, bunlar dört cilde ulaşmış bulunuyor.[4]
Kısa bazı surelerin tefsirleri yanında İbn Teymiyye, bu eserlerini, bir kısım ayetlerin tefsirlerini ihtiva eden risale­ler halinde yahutta bir veya birkaç ayet hakkında sorulan so­rulara cevap olarak kaleme almıştır. [5]
Altı surenin (Ala, Şems, Leyi, Alak, Tin, Kafirun) tefsi­rini ihtiva eden “Mecmuatü Tefsiri Şeyhi’1-İslam” adındaki eserin naşiri Abdüssamed Şerefüddin’e göre bunlar, Onun vefatıyla sonuçlanan hapishane hayatında yazdığı tefsirlerindendir.
Öte yandan Şeyhülislam’m, bazı tefsirleri tanıtan ve on­ları değerlendirme ve tenkide tabi tutan eserleri yanında, Kı­raat ve Kur’an ilimlerine dair (örneğin Emsalü’I-Kur’an, Ak-samü’l-Kur’an vb.) başka risaleleri de vardır. [6]

Bu Risale

Elimizdeki bu risale (Mukaddimetün fi Usuli’t-Tefsir) îbn Teymiyye’nin tefsir ve tefsir usulü’ndeki metodunu göster­mesi bakamından yazdığı en mühim eserlerinden sayılır. Hatta bu risale, mutlak olarak bu alanda yazılanların en önemlisidir. Merhum bu risalesinde, Kur’an’m anlaşılma­sına giden yolu açan, çeşitli görüş ve rivayetler arasında tecih ve değerlendirme yapma usulünü tefsirciye gösteren ve bu konuda onu hatalardan koruyan temel esasları ele al­mıştır.
Öyle gözüküyor ki İbn Teymiyye bu risaleyi, yukarıda işaret ettiğimiz tarzda cuma günleri camide verdiği tefsir derslerinden belli bir yol katettikten sonra yazmıştır. O bu eseri, talebelerinden birinin, Şeyhülislam’dan, kendisim tefsirin metoduna muttali kılmasını ve çeşitli batıl görüşler­le hak arasını ayırdedebileceği bir usul ortaya koymasını ri­ca etmesi üzerine yazmıştır. Galiba bu öğrenci, Şeyh’in, bel­li başlı bir takım kural ve metodlara riayet ettiğini, tefsir derslerinde bu prensiplerden hareket ettiğini ve bunları hiç­bir zaman çiğnemediğini, böylelikle, çeşitli durumlar ve farklı zamanlarda serdettiği görüşlerinde ve dayandığı te’vİl tarzlarında çelişkiye düşmediğini anlamış ve üstadından bu risaleyi yazmasını istemiş olmalıdır. Merhum şöyle der:
“Kardeşlerden biri benden, Kur’an’in anlaşılması, tefsir ve manalarını kavranmasına yardım eden, tefsir sahasında­ki akli ve nakli ürünlerin hak olamyla olmayanı birbirinden ayıran, görüşler arasını kesin olarak belirleyici delili ta’yin eden bir mukaddime (giriş) yazmamı istedi…”
Şeyhülislam bu risaleyi meydana getirirken, Tefsir ve Kur’an ilimleri konusunda kendisinden önce yazılmış bulu­nan herhangi bir esere müracaat etmemiştir. Bu konuda kendisi şöyle der:
“Bu mukaddime’yi, Allah Teala’nin lütfettiği kolaylık öl-çüsünce muhtasar (özet) olarak zihnimden yazdım. Doğru yola hidayet eden Allah’tır.”
Bu ifadeler tbn Teymiyye’nin metoduyla ilgili olarak yu­karıda arzettiğimiz hususları bize çok seri bir şekilde yan­sıtıyor. Gerçekten O’nun bu risalede belirttiği usul ve kaide­ler, kendi kapsamlı bir şekilde uyguladığı bu metoddan atı­lım yapmaktadır. Bu keyfiyeti, ana hatlarıyla aşağıda suna­cağımız bu risalenin seri bir etüdü ortaya koyacaktır. [7]

Risale’nin Bölümleri Üzerine Kısa Bir Göz Atış

îbn Teymiyye bu risalesini beş bölüme ayırmıştır: [8]

1. Bölüm

Bu bölümde şunları anlatmaktadır: Rasulullah (s.a.v.). “Biz sana zikr’i indirdik ki, insanlara ne indirildiği­ni açıklayasın.” (Nahl: 16/44)
ayetine uyarak ashabı’na Kur’an’ın manalarını, Kur’an’ın lafızlarım beyan ettiği gibi beyan etmiştir. O bu görüşüne, bazı ayet ve haberleri delil göstermiş ve: “Sahabenin Kur’an tef şirindeki ihtilafları çok azdır” sözünü de buna bina etmiş­tir.
Burada şu hususa işaret etmek yerinde olacaktır: îbn Teymiyye’nin: “Rasulullah (s.a.v.) ashabma Kur’an’ın ma­nalarını açıklamıştır” sözü, kendisinden önce Taberi’nin:
“Rasulullah (s.a.v.) Kur’an’dan, birkaç ayet hariç hiç tefsir yapmamıştır” mealinde Rasulullah’tan (s.a.v.) rivayet edilen haberle ilgili olarak yaptığı dakik yorumuyla uyuş­makta ve beraberlik arzetmektedir. Çünkü Taberi sözkonusu bu haberle ilgili olarak demektedir ki:
“Bu rivayet, bizim: ‘Rasulullah’m (s.a.v.) açıklaması olmaksızın, Kur’an’ın bazı ayetlerinin manalarının biline­meyeceği’ görüşümüzü doğrulamaktadır. Rasulullah’ın (s.a.v.) tefsiri, Kur’an ayetlerinde mücmel (kapalı) olarak ge­çen emir ve nehiylerin, helal ve haramların, hudud ve fera-izin ve Allah’ın diğer emirlerinin ayrıntılı olarak açıklama­sıdır. Bunlar, Kur’an’ın zahiri siyakı içerisinde mücmel olarak bulundukları için, insanların, bunların açıklamaları­na ihtiyaçları vardır. İnsanlardan hiç kimse, Rasulullah’ın (s.a.v.) açıklaması olmadan bunları bilemez.
Rasulullah ta (s.a.v.), Allah Teala’nın kendisine vahye-derek öğretmesi olmaksızın bunları bilemez. Bu ayetleri Rasulullah (s.a.v.), Cebrail’in kendisine öğretmesiyle asha­bına tefsir ederdi. Şüphesiz ki bu ayetler, önemli bir yekun teşkil ediyordu. İşte, Allah’ın insanlara açıklanmasını Ra-sulullah’a (s.a.v.) emrettiği mana budur. Allah Teala bu anlamda buyurmuştur ki:
“Biz sana zikri indirdik ki, insanlara ne indirildiğini-açıklayasın. (Nahl: 16/44)
açıktır ki, İbn Teymiyye’nin kısaca işaret ettiği mana da budur. Taberi aynı konuyla ilgili olarak der ki:
“Rasulullah (s.a.v.) birkaç ayet hariç, Kur’an’dan hiç tef­sir yapmamıştır” şeklinde Rasulullah’tan (s.a.v,) gelen ha­beri, şayet bazı kalın kafalıların dedikleri gibi çok az sayı­da bir kısım ayet ve lafızlar dışında Rasulullah (s.a.v.) Kur’an’ı tefsir etmemiştir’ diye anlarsak bu şu demek olur: “Kur’an Rasulullah’a (s.a.v.), insanlara ne indirildiğini açıklamak için değil de, bu açıklamaları insanların kendile­rinin yapmaları için indirilmiştir!” [9]

II. Bölüm:

Bu bölümde îbn Teymiyye, (sadece sahabenin değil) selefin de tefsirde ihtilaflarının olduğunu anlatmış, fakat bu ihtilafların çok olmadığını ifade etmiş, onların bu konuda­ki ihtilaflarının sahih olanlarının çoğunun, çelişki ihtilafı de­ğil, çeşni ihtilafı olduğunu izah etmiş ve bunu, sahip bulun­duğu dil, usul ve mantık kültürüyle, dikkatli ve açık bir şe­kilde delilientjirmiştir. Bu bölümde nüzul sebebi ve tefsir-ci açısından bunu bilmenin önemi üzerinde de durmuştur. [10]

III. Bölüm:

Üçüncü bölümde, çeşitli ekol ve metod’lara sahip bir ilim haline gelmesinden sonra tefsirdeki ihtilafın asıl sebe­bi ve bunun nereden kaynaklandığı üzerinde durmuştur. Birçok tefsir kitaplarının bulunmasına ve bunların çoğunun, fırkaların etkisinde kalmış olmasına rağmen îbn Teymiyye bu ihtilafları şöylece iki nevi’de toplamıştır:
a- Nakilden doğan ve rivayete dayanan ihtilaflar,
b- İstidlal (rey) metodlanndan kaynaklanan ihtilaflar.
O bu bölümde, sadece birinci kısım üzerinde durarak, is­tidlal metodlanndan doğan ihtilafları, başlı başına dördün­cü bölümde ele almıştır.
İbn Teymiyye, nakil, haberler ve bunların müfessirlerin ihtilaf etmelerine etkileri münasebetiyle, hadis ilmi ve ıstı­lahlarının en nazik konularından birini sunduğu bu üçüncü bölümde, bazı müfessirlerin, hiçbir faydası olmayan, doğ­rulukları konusunda da hiçbir delil bulunmayan birtakım ba­sit şeylerin nasıl peşine düştüklerini anlatmış, aynı şekilde, israiliyyat konusuna seri bir şekilde değinmiş, sonra da ri­vayet tefsiri’nin Mekke, Medine ve Küfe ekollerii ve bu ekollerin ileri gelen müfessirlerin i zikretmiştir.
Bir hadisin sahih olduğunu gösteren belirtiler ve doğru­luğuna delalet eden işaretlerden (birçok ünlü alimleri de ele alarak) uzunca bahsettikten sonra, bir hadisin uydurma ol­duğunu belirten delillerden söz etmiş ve tefsire giren uydur­ma rivayetlerden bir kısmına değinmiştir. İbn Teymiyye’nin şimşek hızıyla serdettiği bu kısa rivayetler, bizi, bazıları hak­kında geniş dipnotlar koymağa mecbur bırakmıştır. Yine O, böylesi uydurma rivayetleri terviç eden bir kısım müfessir-leri de eleştirmiştir. [11]

IV. Bölüm:

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu holümü İbn Teymiy-ye, tefsirdeki ihtilafın sebeplerinden ikincisini teşkil eden is­tidlal ve rey’e dayanan ihtilaflara ayırmıştır. O, bu konuda­ki hata ve sapmaların, ancak sahabe, tabiun ve tebeu tabiin tefsirinden sonra meydana geldiğini söylemiştir. O’na gö­re, bu tür ihtilafın İçine iki zümre düşmüştür. Birinciler, bir­takım anlam ve düşüncelere peşinen inanıp, bunları Kur’an lafızlarına yüklemek istemişler, ikinciler de, Kur’an’ı indi­ren Allah Teala’ya, kendisine Kur’an inen zat’a (Rasulullah’a) ve Kur’an’a muhatap olan insanlara bakmaksızın, Allah’ın Kitabı’nı, sırf arapça konuşan insanların (Arapla­rın), konuşmalarında kasdetmeleri caiz ve mümkün olan manalara dayanarak tefsir etmişlerdir.
Şeyhülislam, bu her iki zümrenin metodları ve bu metod-larm ayrıntılarını verirken, öylesine üstün bir izah tarzı or­taya koymuştur ki, hangi çeşidi olursa olsun tefsir’le ve genel olarak İslam kültürü’yle ilgilenen hiç kimse, O’nun bu açıklamalarından müstağni kalamaz.
O bu bölümde, Mu’tezile’nin tefsirlerinden ve onların, tefsirlerini üzerine bina ettikleri itikad esaslarından bahse­der. Onların kitapları, bilhassa Zemahşeri’nin Keşşafı hak­kındaki görüşünü söyler. Sonra Kur’an-ı Kerim’i, hakikati dışında te’vil eden Rafıziler’in, feylesofların ve Karmatiler’in sapıklıklarına ilişerek, bütün bu fırkaların sapmaları­na yol açması konusunda Mutezile’nin büyük sorumluluğu­na işaret eder.
Yine bu bölümde, her ne kadar o en küçük gevşeklik ve eğriliğe müsamaha etmeyen metodunun eleştirisinden kur­tulamamış! arsa da, sünnet’e ve cemaat’e uygun gördüğü bazı tefsirlere işaret eder. Şeyhülislam, sufiler’in, vaizlerin ve benzeri ekollerin tefsirlerine temas ederek bu bölüme son verir.
İbn Teymiyye’nin metodunu ve O’nun muHtelif düşün­celere sahip bilginlerle fırka mensupları hakkında hem gü­nümüzde hem de asırlar boyu geçerli olagelen esaslı hükmü­nü çok açık şekilde belirten en kıymetli bölüm, risalesinin bu bölümüîsolsa gerektir. Belli fikirlere peşinen saplanıp ta, sonra bunları Kur’an ayetlerine yüklemeğe kalkışan kimselere insan şaşıyor! Kendi düşüncelerini Kur’an uydu-racakları, tefsirin temel vasıtası ile (yani Kur’an’in İndiği dil ile) ve tefsir konusunda selefin Ölçüleri ile Allah’ın Kitabı­na eğilecekleri yerde, nasıl da Kur’an’i kendi düşüncele .1-ne ve önyargılarına uydurmağa çalışıyorlar! Onların bu dü­şüncelerinin, bir kısım kimselerce din olarak benimsenme­si ve ayetlerin bu fikirlere uydurulmak için çürük te’villjr ve kördüğüm mecazlarla çekilip söndürülmesi ise, daha da hayreti muciptir! Doğrusu İbn Teymiyye, bu kısa ve az sözlerle, îslam tarihinde fırka ve heva ehli içerisindeki ih­tilafın temel sebeplerinden en önde gelenine parmak basmış­tır. [12]

V. Bölüm:

Kur’an tefsirinde düşülen hata, ihtilaf ve sapmaların se­beplerini ortaya koyduktan sonra nihayet İbn Teymiyye, tefsirde en doğru ve en güzel yolu açıklamağa geçer ve böy­lelikle yapıcı müsbet metodu’nun safhalarını sunmaya ko­yulur. Gerçi, önceki bölümde serdettiği tenkidçi mütala­aları, okuyucuya, burada sunmaya başladığı metoduna giden yolun yansını katettirmiştir! İbn Teymiyye bir gerçek ola­rak tefsirde en sıhhatli yolun, Kur’an’m yine Kur’an’la tef­siri olduğunu söyler. Çünkü, bir yerde mücmel ve kısa ola­rak geçen bazı hususlar, bir başka yerde açıklanmakta ve taf­silatıyla anlatılmaktadır. Şu bir hakikattir ki, bir ayeti, bulunduğu yerde kendi başına ve müstakil olarak ele alıp, il­gili bulunduğu konuyu, Kur’an’da geçtiği diğer yerlerden araştırmamak, hatta bazan ayeti siyak’mdan ve nazmından kopararak ele almak, birçok müfessir ve yorumcuyu önem­li hatalara düşürmüştür. İbn Teymiyye, Kur’an’in Kur’an’Ia tefsirinden sonra en sahih yolun, Kur’an’m Siinnet’Ie tefsir edilmesi olduğunu, çünkü sünnetin Kur’an’ı şerhettiğini, sünnetten sonra ashabın kavillerinin geldiğini zira asha­bın, Kur’an-ı Kerim’in inişine şahit olmaları, aynca mükem­mel bir anlayış ve sıhhatli bir bilgiye sahip bulunmaları sebebiyle Kur’an’ı daha iyi bildiklerini anlatır.
İbn Teymiyye bu bölümün kalan kısmını, ashab-ı ki-ram’in özellikle İbn Mes’ud ve İbn Abbas’m Kur’an tefsi-rindeki yerlerinden bahse ayırır. Daha sonra, onlardan nak­ledilen israili rivayetlere geçer ve bu münasebetle, israili ha­berlerin kısımlarını ve bunlar karşısında red veya kabul ci­hetinden alınması gereken tavrı anlatır. [13]

VI. Bölüm:

Bir ayetin tefsirine Kur’an, Sünnet ve Sahabe sözlerin­de rastlanmadığında başvurulan tabiun kavillerine gelin­ce, îbn Teymiyye, risalesinin son bölümünü bu hususa ayır­mış ve birçok imamın, böyle durumlarda tabiilerin mesela Mücahid b. Cebr -ki, O’nun tefsirdeki yerine genişçe temas etmiştir-, Katade, Said b. Cübeyr, Hasan el-Basri, Said b. el-Müseyyib, İkrime, Ata b. Ebi Rebah vb. in görüşlerine mü­racaat ettiklerini anlatmıştır. O’na göre, ihtilaflarının çoğu çeşni (tenevvu’) ihtilafı olan tabiilerin tefsirdeki sözlerine başvurmak, onların icma ettikleri bir konuda kaçınılmazdır.
İbn Teymiyye bu bölümünün, dolayısıyla risalesinin so­nunda salt rey ile Kur’an’ı tefsir etme konusunu ele alarak, bunun haram olduğunu söyler ve bu hususta seleften, Kur’an’ı rey ile tefsir etmeye şiddetle karşı çıkan birçok söz­ler nakleder; sonra bu nakillerle Kur’an’ı re’yi ile tefsir eden selefin tutumu arasında herhangi bir çelişkinin olma­dığını izah eder. Müfessirlerin sultanı Taberi’den nakledi­len rivayet münasebetiyle doğabilecek yanlış anlamaları gidermek amacıyla, o kısma açıklayıcı dipnotlar düştüm. [14]

Bu Risalenin İslam Lıteratüründekı Etkileri

İbn Teymiyye’nin, yukarıda anlattığım gibi, öncelik ve orijinalliği olan bu risalesi, tefsir ve Kur’an ilimleriyle meşgul olanlara büyük çapta tesir etmiştir. Şeyhülislam’in talebesi Hafız İbn Kesir, değerli rivayet tefsirinin girişine bu risalenin, “Tefsirde En Güzel Metodun Ne Olduğunu” açık­layan son iki bölümünü, harfi harfine almıştır.
İmam Zerkeşi ile Suyuti de, kitaplarında, bu risaleden-yararlanmışiardır. Zerkeşi yer yer, İbn Kesir’in yaptığı gi­bi veya Onunkine yakın tarzda alıntılar yapmış hatta Suyu­ti, “el-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an” adlı eserinin 78. maddesi’ni teşkil eden: “Ma’rifetü Şuruti’l-Mufessir ve Adabuhu: Tef-sircide Bulunması Gereken Şartlar ve Onun Uyması Gere­ken Kurallar” bahsinde, İbn Teymiyye’nin risalesinin en önemli bülümünü özetlemiştir. Suyuti (r.a.) sözkonusu bö­lüm altında işlenen bilgileri içine alan diğer bazı kitaplara bakma arzusu olmasaydı, herhalde onu tamamen alıntılamak istiyordu. O, özetleyerek yaptığı bu nakli, “İbn Teymiy­ye’nin sözleri burada bitti; gerçekten nefistir” diyerek biti­rir.[15]
Şeyh Muhammed Ragıb et-Tabbah (r.a.) in “es-Sekafe-tü’1-İslamiyye: İslam Kültürü” adlı kitabında (s. 100-108), bu risalenin başka bir nüshasını görüyoruz. Tabbah bu öze­ti verirken, “Tefsirdeki ihtilafların sebepleri ve tefsirde en güzel usul konusunda yazılanların en güzelidir” der. Mer­hum, şunları söyler:
“Biz, ihtilafların ser epleri ve tefsirde en güzel metodun ne olduğu konusunda toplu bir bilgi verecek kadarıyla on­dan alıntıda balunuyot az. Bu hususta daha geniş bilgi isteyenler, “Mukaddime”ye başvursunlar; yeterli bilgi orada var­dır.” Tabbah müfessirlerin tabakaları konusunda bilgi verir­ken de İbn Teymiyye’nin risalesine dayanmıştır.
Büyük Üstad Muhammed Behce el-Beytar’ın bu risale hakkuıdaki düşüncelerinden bir nebze olsun bahsetmeden ge­çemeyeceğim. Allah (c.c.) üstadımızı korusun, diyor ki:
“İbn Teymiyye’nin bu risalesi, O’nun ilim okyanusundan coşan bir seldir. Kendisinin de dediği gibi, bu risaleyi zih­nînden, kalbinin en kıymetli incileri olarak yazmıştır. O’nun bu risalesi selefimizin Kur’an’ı araştırma ve anlama husu­sunda bize bıraktıkları külliyattan altın bir safha, tefsir ve tefsir terminolojisinin bazı problemlerini çözüme kavuş­turan bir kaynak ve sana, müfessirlerin ve onların eserleri­nin en doğru olanını gösteren ve peşin birtakım inanç ve usullere saplanarak Allah’ın kelamını ve Rasulü’nün sünne­tini bunlar ışığında yorumlayan tarafgirlere karşı seni uya­ran bir eserdir.[16]

(MUKADDİME Fİ USULİ’T-TEFSİR) TEFSİR USULÜNE GİRİŞ

Önsöz

BismiIIahirrahmanirrahim.
Rabbi yessir velatüassir ve en birahmetik
Hamd Allah’adır. Yardımı O’ndan ister, mağfireti O’ndan dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğün­den Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini kimse sap-tıramaz ve Allah’ın saptırdığını da kimse hidayete getiremez. Yalnız ve ortaksız olan Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.), Allah’ın Kulu ve Elçisi olduğuna ta­nıklık ederim.
İmdi, kardeşlerden biri benden, Kur’an’m anlaşılmasına, tefsir ve manasının kavranmasına yardım eden, bu konuda­ki akli ve nakli ürünlerin hak olanı ile olmayanını birbirin­den ayıran, görüşler arasını kesin olarak belirleyici delil’i ta’yin eden bir mukaddime (giriş) yazmamı istedi. Çünkü, tefsir konusunda yazılmış olan kitaplar, doğru-yanhş bilgi­lerle doludur, ilim, ya ma’sum bir zat’tan gelen “doğru­lanmış nakil”dir; yahutta bilmen bir delille sabit olan söz­dür. Bunun dışındakiler, ya kalp ve sahte oldukları bilinen sözlerdir; ya da doğru mu yanlış mı oldukları bilinmeyen şeylerdir. Ümmetin Kur’an’i anlamağa olan ihtiyacı ise çok büyüktür. O Kur’an ki:
“Allah’ın kopmayan ipi, hikmet dolu öğütü ve dosdoğ­ru yoludur. Öyle bir Kur’an ki, düşünce ve arzular O’nun sa­yesinde eğrilmez. Diller O’nun sayesinde dolaşmaz. Ne kadar tekrar edilse eskimez. Harika güzellikleri bitmez tü­kenmez. Alimler O’na doymaz. Onunla söylenen doğruyu söyler. O’nunla amel eden mükafat alır. O’nunla hükmeden adil olur. O’na çağıran Sırat-ı Müstakim’e ulaştırılır. Hangi zorba O’nu terkederse, Allah onun belini kırar. Hidaye­ti O’ndan başkasında arayanı Allah delalete düşürür.[17]
Allah Teala buyurmuştur ki:
“Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, ona kim tabi olursa, o ne sapıklığa düşer, ne de bedbaht olur. Benim zikr’imden yüz çevirene ise, sıkıntılı bir hayat vardır. Onu kıyamet günü kör olarak hasredece­ğiz. O vakit diyecek ki: ‘Rabbim, ben görürdüm, niçin beni kör hasrettin?’ O zaman Rabbi ona diyecek ki: ‘İş­te böyle; sana ayetlerimiz gelmişti de, onları unutmuştun. Bugün de sen böyle unutulacaksın.” (Taha: 20/123-126)
“Andolsun size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah, rızasına uyanları onunla selamet yolla­rına eriştirir. Onları karanlıklardan nura kendi izniyle çıkarır ve doğru yola iletir.” (Maide: 5/15-16)
“Bir kitap ki, rablerinin izniyle insanları karanlıklar­dan nura, Aziz ve Hamid’in yoluna çıkarasm diye indir­dik.» (İbrahim: 14/1)
“İşte böyle sana biz, emrimizden bir ruh vahyettik ki, sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Ama onu biz, kendisiyle, kullarımızdan dilediklerimizi hidayete ulaş­tıracağımız bir nur kıldık. Ve sen gerçekten doğru yola çağırıyorsun. (Şura: 42/52-53)
Bu mukaddimeyi, Allah Teala’nın lütfettiği kolaylık nisbetinde özet olarak zihnimden yazdım. Doğru yola hida­yet eden ancak Allah’tır. [18]

I. BOLÜM

RASULULLAH’IN (S.A.V.) KUR’AN’IN MANALARINIASHABINA AÇIKLAMASI VE TABİİLERDİN ASHAB-I KİRAM’DAN TEFSİR ÖĞRENMELERİ

Şu bilinmeJedir ki, Rasulullah (s.a. v.) ashabına Kur’an ‘m manalarım, onun lafızlarım nasıl açılcladıysa öyle açıklamış­tır. Çünkü Allah Teala’nın:
“Biz sana zikr’i indirdik ki, insanlara ne indirildiği­ni açıklayanın. (NahI: 16/44)
ayeti, hem lafzın, hem de mananın açıklanmasını içine alır.
Ebu Abdirrahman es-Sülemi demiştir ki:
“Osman b. Affan ve Abdullah b. Mes’ud gibi, bize Kur’an okutanlar bildirmişlerdir ki, onlar Rasulullah’tan (s.a.v.), on ayet’i ilim ve amelce öğrenmeden geçmezlermiş. Onlar bi­ze dediler ki:
“Bizler Kur’an’ı ilim ve amel birlikte öğrendik.[19]
Bundan dolayıdır ki, onlar, bir sureyi bellemek için uzun bir sure o sure üzerinde dururlardı.
Enes (r.a.) şöyle demiştir:
“Bizim zamanımızda birisi Bakara ve Al-iîmran surele­rini okduğu zaman gözümüzde büyürdü. [20]
Abdullah b. Ömer, Bakara suresini öğrenmek hıfzetmek için birkaç yılını- bir rivayete göre sekiz yılını vermiştir. Bu­nu İmam Malik rivayet etmektedir.[21]
Allah kendilerinden razı olsun, onlar Kur’an üzerinde bu derece önemle duruyorlardı. Çünkü Allah Teala şöyle buyur­muştur:
“Bu mübarek bir kitaptır ki, ayetleri üzerinde iyice düşünsünler diye onu sana indirdik. (Sad: 37/29)
“Kur’an üzerinde iyice düşünmüyorlar mı? (Nisa: 4/28)
Bu ayetlerde sözkonusu edilen iyi düşünme (tedebbür)ün herhangi bir söz üzerinde olabilmesi, o sözün manalarını an­lamadan olmaz.
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki, akıl erdiresiniz. (Yusuf: 12/2)
Bir söze akıl erdirmek için, onu anlamak icabeder.
Malumdur ki, söylenilen her söz, manası anlaşılsın diye söylenir. Hele hele Kur’an bunun için inmiştir. Bir kav­min, tıp, hesap gibi ilmin herhangi bir dalına ait bir kitabı okuyup da onu anlamak istememeleri düşünülemez! Öyley­se, insanları hatalardan korumak, onları dünya ve aherette mutluluğa ulaştırmak gayesiyle indirilen Allah’ın sözü, na­sıl olur da anlaşılmak için okunmaz?!
Rasulullah’ın (s.a.v.) sahabeye Kur’an’ı açıklaması se­bebiyledir ki, onların Kur’an tefsirindeki ihtilafları çok azdır. Tabiiler arasındaki tefsir ihtilafları ise, sahabeninkinden çok olmakla beraber, kendilerinden sonra gelenlerinkin-den daha azdır. Herhangi bir çağ, ne kadar şerefli ve fazilet­li olmuşsa, orada birlik-beraberlik, ilim ve beyan, diğer asırlardan o kadar çok olmuştur!
Tabiiler içerisinde, tefsirin tamamını sahabe’den öğrenen­ler olmuştur. Nitekim Mücahid demiştir ki:
“Bütün mushafı, her ayet üzerinde soru sorarak ve dur­durarak îbn Abbas’tan okudum.[22] Bu sebepledir ki Sevri şöyle demiştir: “Tefsir Mücahid’ten geldi mi sana kafidir! [23] Bu nedenle Şafii ve Buhari gibi ilim ehli, imam Ahmed gibi tefsir yazarları, Mücahid’e itimad etmiş ve ondan riva­yette bulunmuşlardır, Mücahid’ten gelen bir rivayetin, çe­şitli tarikleri vardır. Halbuki, tabiilerin diğerlerine ait riva­yetlerde bu kadar çok tekerrür eden îsnadlar yoktur.
Demek oluyor ki, tabiiler, sahabeden, sünnet ilmini aldık­ları gibi, tefsir ilmini de almışlardır. Gerçi onların Kur’an tefsirinde, istinbat ve istidlal (rey ve dirayet) yoluyla fikir beyan ettikleri de olmuştur. Nitekim, bir kısım sünnetler hak­kında da, istinbat ve istidlalce söz söylemişlerdir. [24]

II. BOLUM

SELEFİN TEFSİRDEKİ İHTİLAFLARININ MAHİYET VE SEBEPLERİ

Selefin tefsirdeki ihtilafları azdır. Onların ahkamdaki ihtilafları, tefsirdeki ihtilaflarından daha çoktur. Ayrıca onlardan sahih olarak gelen ihtilafların çoğu, neticede çelişki (tezad) ihtilafı değil, çeşni (tenevvü) ihtilafıdır.[25]
Selefin bu tür ihtilafları, iki sınıfta toplanabilir. [26]

1- İsimlerden Doğan İhtilaflar

Onlardan herbiri maksadını, arkadaşının kullandığı ifa­deden başka bir ifadeyle anlatmıştır. Müsemma (zat, konu) aynı olmakla beraber, birisi onda bulunan bir manayı, diğe­ri de başka bir manayı ifade etmiştir. Tıpkı müteradiflerle mütebayinler arasında yer alan mütekafi’ isimlerde olduğu gibi.
Nitekim seyf (kılıç) için hem sarim, hem de mühenned is­mi kullanılmıştır. Bu tıpkı, Allah Teala’nın esmay-ı hüsna’sıyla, Rasuhıllah’m (s.a.v.) ve Kur’an-ı Kerim’in isimlerindeki durum gibidir. Şöyle ki, Allah’ın bütün isimleri tek bir müsemma (zat) ya delalet eder. Dolayısıyla O’na esma-i hüsnasmdan birisiyle dua etmek, diğer bir ismiyle O’na dua etmeğe zıt düşmez. Aksine:
“De ki, ister Allah deyin, ister Rahman! Hangisiyle O’na dua ederseniz, en güzel isimler O’nundur.”
(İsra: 17/110)
ayetinde belirtildiği üzere, Allah Teala’ya güzel isimlerinden herhangi biriyle dua edilebilir ve O’nun isimlerinden herbiri, hem O’nun zatına, hem de o ismin içerdiği sıfata de­lalet eder. Mesela alim ismi gibi ki, bu hem Allah Teala’mn zatına, hem de O’nun bilme sıfatına delalet eder. Kadir: Hem Allah’ın zatına hem kudret sıfatına, Rahim: Hem Al­lah’ın zatına hem de O’nun rahmet sıfatına delalet eder. Allah’ın isimlerinin sıfatlarına delaletini inkar eden bir kı­sım zahir iddiacıların sözleri, “Allah’a ne diridir denilebi­lir; ne de diri değildir denilebilir” diyen sıpık Batıni Karma-tiler’in sözleri kabilindendir ki bunlar (bilindiği gibi) naki-zeyn’i Allah’tan nefyederler, Bu Batıni Karmatiler, mesela zamirjer gibi salt alem (özel isim) haline gelmiş olan isim­leri inkar etmezler, fakat O’nun esma-i hüsnası içerisinde bu­lunan isbat sıfatlarını inkar ederler. Binanaleyh, onlarla ay­nı amaçta birleşen aşırı zahircîler, bu noktada sapık Batı­ni’lerle birleşmiş oluyorlar. Maamafih bu konunun yeri bu­rası değildir.[27]
Demek oluyor ki, Allah’ın isimlerinden herbiri, O’nun hem zatına, hem o isimde bulunan sıfatına, hem de lüzum ta­nkıyla diğer bir ismindeki sıfatına delalet eder.
Muhamnıed, Ahmed, Mahi, Haşir, Akıb gibi Rasulullah’m (s.a.v.) isimlerinde de durum böyledir. [28]
Kur’an-ı Kerim’e ait Kıır’an, Furkan, Hûda, Şifa, Beyan, Kitab vb. isimler de böyledir.
Bu durumda:
a- Eğer soru soran kimse müsemma’nm tayinini isti­yorsa ona1, hangisi olursa olsun müsemma, bildiği isimlerin­den birisiyle iade edilir. Maamafih isim bazan alem (özel isim), bazan da sıfat olabilir. Mesela biri sorsa:
“Kim benim zikr’imden yüzçevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır…” (Taha: 20/124)
ayetinde geçen Allah’ın Zikr’inden maksat nedir?
O kimseye cevap olarak (mesela) “Kur’an’dır” veya “İn­dirdiği kitaplardır” denilir. Çünkü zikr sözü mastardır. Mas­tar bazan failine, bazan da mefulüne muzaf olur. Şayet bu­rada Allah’ın zikri ikinci manada (zikr’in mefulüne muzaf olması takdirinde) alınırsa, kul’un: “sübhanallah, elhamdü­lillah, lalilahe illallah, Allahuekber” demesi gibi, zikredilen şey olur. Birinci manada (zikr’in failine muzaf olması tak­dirinde) alınırsa, o takdirde mana: “Allah’ın kendi zikretti­ği (söylediği şey) yani Allah’ın sözü” demek olur ki, bu ayet­te kastedilen anlam budur. Çünkü, bundan önce:
“Artık benden size bir hidayet geldiği zaman, ona kim tabi olursa, ne sapıklığa düşer, ne de bedbaht olur.”
(Taha: 20/123)
buyruluyor ki, orada geçen hidayet, Allah’ın indirdiği zikr’dir. Devamında da Duyuruluyor ki:
“Benim zikrimden yüzçevirene ise, sıkıntılı bir hayat vardır. On kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz. O vakit diyecek ki: ‘Rabbim, ben görürdüm; neden beni kör hasrettin?’ O zaman: ‘İşte’ diyecek Rabbi, “sana ayetlerimiz gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bugün de sen öyle unutulacaksın. (Taha: 20/124-126)
Şu demek oluyor ki, zikr’in, Allah’ın indirdiği sözü ve­ya kulun O’nu anması olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, Allah’ın zikrinden maksat: “Allah’ın Kitabıdır” veya “sözüdür” veya “hidayetidir” veya buna benzer şeyler denilse farket-mez; çünkü müsemma (konu, şey, zat) aynıdır.
b- Şayet soran kimse, isimde mevcut olan ona ait sıfatı öğrenmek istiyorsa, o takdirde, müsemmanın belirtilmesi­ne ilave olarak, yeteri kadar açıklama yapmak dahi gerekir. Mesela:
“O Kuddüstür, Selam’dır, Mü’min’dir” ayetinde kaste­dilenin Allah Teala olduğu malumdur. Ancak kişi, Allah’ın Kuddüs, Selam ve Mü’min olmasının ne demek olduğunu so­ruyorsa, bu isimlerin ifade ettiği sıfatları ona açıklamak lazım gelir.
Bu husus böylece bilinince, demek oluyor ki, selef çoğu kez, herhangi bir müsemmayı, onun aynına delalet eden bir tabirle (her ne kadar bu tabirde müsemmanın diğer ismin­de bulunmayan sıfat ve manalar bulunsa da) ifade etmişler­dir. Mesela seleften birinin: “Ahmed: Haşir, Mahi ve Akıb’tir” veya “Kuddus: Gafur ve Rahim’dir” demesi gibi, ki buralarda müsemma tektir; yoksa, bu sıfat öteki sıfatın ay­nı demek değildir!
Bilinmelidir ki, bu tür farklı izahlar, bazılarının sandığı gibi çelişki (tezad) ihtilafı değildir. Buna, selefin Sırat’ı Müstakim’i tefsir edişlerini örnek gösterebiliriz. Şöyle ki:
Onlardan kimi: “Sırat-ı Müstakim Kur’an’dır, yani ona tabi olmaktır” demişlerdir; çünkü Tirmizi ve çeşitli tarikler­le Ebu Nuaym, Alî’den (r.a.) şu hadisi rivayet etmişlerdir:
“O, Allah’ın kopmayan ipidir. Hikmet dolu öğüt ve sı­rat-ı müstakimdir.[29]
Kimileri de: “Sırat-ı Müstakim İslam’dır” demişlerdir. Çünkü, Tirmizi ve diğerleri, Nevvas b. Sem’a’ndan, şu ha­disi rivayet etmişlerdir:
“Allah Teala şöyle bir misal vermiştir: İki tarafında iki duvar uzanan bir doğru yol (sırat-ı müstakim.) Her iki du­varda da, açık duran birtakım kapılar. Kapılarda perdeler çe­kilir. Bir da’vetçi, yolun yukarısından, diğeri de yolun ba­şından çağırmakta. Burada doğru yol (sırat-ı müstakim.) İslam, yolun iki kenarındaki duvarlar Allah’ın sınırları (hu-dudullah), açık kapılar Allah’ın yasakları, yolun başındaki davetçi Allah’ın Kitabı, yolun yukansındaki da’vetçi de, her mü’minin kalbindeki Allah’ın öğütçüsüdür.[30]
Bu her iki görüş de birbirine uymaktadır. Çünkü, İslam Dini demek Kur’an’a uymak demektir. Şu kadar var ki, bu iki tefsirden herbiri, diğerinde bulunmayan başka bir özel­liğe dikkat çekmiştir. Yine sırat sözü, bir üçüncü Özelliğe de işaret etmektedir[31] “Sırat-ı Müstakim: Sünnet ve cemaattir” veya “Kulluk yoludur” veya “Allah ve rasulü’ne itaattir” vb. tefsirler de böyledir. Hakikatte, hepsi tek bir zata işaret et­mişlerdir. Şu kadar var ki, herbiri on ayrı bir sıfatıyla anlat­mışlardır. [32]

2- Örnekleme Tefsir Tarzından Doğan İhtilaflar

Selefin ihtilaflarının ikinci kısmına gelince, bu da şöy­ledir: Onlardan herbiri amm (genel) bir ismin bazı nevile­rine, anlatılmak istenen şeyin umumi ve hususi bütün özel­liklerini içine alacak tam bir tarif şeklinde değil de, dinle­yiciye tür hakkında fikir verecek bir misal şeklinde işaret et­mişlerdir. Bu, hubz (ekmek) sözünün ne anlama geldiğini (hangi müsemmaya delalet ettiğini) soran Arapça bilmeyen birine bir ragif (çörek) göstererek: “İşte budur” diye cevap vermeğe benzer ki, burada sadece çöreğe değil, ekmeğin bir türüne de işaret edilmiş olur.
“Sonra biz, kullarımızdan seçtiklerimizi Kitab’a va­ris kıldık. Derken onlardan kimi kendine zulmeden (za­lim), kimi orta giden (muktesid), kimi de hayırlarda ön­de giden (sabık) oldu. (Fatır: 35/32)
ayetinin tefsiri hakkında gelen rivayetler, bu konuya mi­saldir. Malumdur ki, “kendine zulmeden-zalim” sözü, “farz­ları yapmayan ve haramları işleyen” anlamını ifade eder. “Orta giden muktesid” sözü, “farzları işleyen, haramları terkeden” anlamını içine alır. “Önde giden -sabık” sözünün kapsamına ise, “hayırda herkesi geçerek, farzlarla beraber haseneleri işlemek suretiyle Allah’a yaklaşanlar” girer. Do­layısıyla, muktesidler. Ashabü’l-Yemin ve sabikun da Mu-karrebün- Allah’a en yakın kullar’dır.
Sonra selef, bunu taat türleri için de söylemişlerdir. Me­sela onlardan biri şöyle demiştir:
Sabık: Namazı ilk vaktinde kılan,
Muktesid: Namazı vakti içinde kılan,
Zalim: İkindi namazını, güneşin kızarma zamanına kadar geciktiren.”
Bir diğeri de şöyle demiştir:
“Sabık, Muktesid ve Zalim’i Allah Teala Bakara suresi­nin sonunda söz konusu etmiştir. Şöyle ki O, sadaka vermek­le muhsin, faiz yemekle zalim ve alışverişteki hakkaniyetiyle adil olan kimseleri anlatmıştır.[33] İnsanlar mal konusunda ya muhsin yaadil ya da zalim olurlar. Böyle olunca sabık: Hem farz olan zekatını, hem de müstahab olan diğer sada­kaları yerli yerince veren, zalim: Faiz yiyen veya zekatını vermeyen, muktesid: Üzerine farz olan zekatı vermekle ye­tinen ve faizden kaçınan kimsedir.” vb…
İmdi, konunun herhangi bir türüne değinen her görüş, ayetin kapsamı içerisindedir ve bunlar, dinleyenlere, söz konusu meselelerin, ayetin şümulüne girdiğini belirtmek ve benzeri diğer konulara da dikkatleri çekmek için söylenmiş­tir. Çünkü misal ile anlatım, tanım ile anlatımdan daha ko­lay anlaşılabilir.[34] Ve akl-ı selim, çörek gösterilerek: “îşte ekmek budur” denildiğinde nasıl anlıyorsa, misal ile anla­tıldığında türü böyle kavrar. [35]

3- Nüzul Sebepleri ve Önemi

Selefin: “Bu ayet şu hususta inmiştir” şeklindeki sözle­ri de birçok kez bu kabilden Örnekleme tefsir tazında olabil­mektedir. Bilhassa, tefsirlerde kişi adlan verilerek geçen nü­zul sebepleriyle ilgili sözler böyledir. Mesela:
“Zıhar ayeti, Sabit b. Kays b. Şemmas’in hanımı hakkın­da nazil olmuştur. [36] Lian âyeti, Uveymir el-Aclani veya Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur.[37] Kelale ayeti Ca-bir b. Abdillah hakkında[38]nazil olmuştur.
“Onların arasında Allah’ın İndirdiği ile hükmet.” (Maide: 5/49) [39]
ayeti, Beni Kureyza ve Beni Nadir Yahudileri hakkında nazil olmuştur.
“Kim o gün arkasını dönüp savaşırsa…” (Enfal: 8/16) [40] ayeti, Bedr savaşı ile ilgilidir.
“Ey iman edenler, birinize ölüm gelince, vasiyet sıra­sında içinizden iki adil kişi aranızda şahitlik etsin. Ya da, yeryüzünde yolculuk ederken başınıza ölüm gelirse, siz­den olmayan iki kişi şahidlik etsin…”
(Maide: 5/106-108)[41]
Temim ed-Dari ile Adiy b. Bedda hakkında nazil ol­muştur. Yine:
“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın,”
ayeti, Ebu Eyyüb’un anlattığı üzere, Ensar hakkında na­zil olmuştur. [42]
Selefin buna benzer, “şu ayet Mekke’de müşriklerden fa­lanca kavim hakkında veya Ehl-i Kitaptan falancalar hakkın­da nazil olmuştur” şeklinde birçok sözleri vardır. Fakat şu­rası unutulmamalıdır ki, bunları söyleyenler hiçbir zaman, bu ayetlerin sadece ilgili şahıslara has olduğunu ve başka­larını İlgilendirmediğini söylemek istememişlerdir. Çün­kü, ne bir müslüman, ne de akıl sahibi herhangi bir kimse bu­nu söylemez.
Her ne kadar alimler: “Hususi bir sebeple gelen umumi bir lafzın sözkonusu sebebe has olup olmadığında” ihtilaf et­mişlerse de, hiçbir İslam alimi, Kitap ve Sünnetin umumi la­fızlarının muayyen bir şahsa has olduğunu söylememişler­dir. Bu konuda selefin söylediklerinden maksad şudur:
“Bu ayet veya hadis, bu şahıs gibilere has olup, bu şah­sın durumunda olanlara da şamildir; (fakat) bunlarda lafız itibariyle bir umumluk yoktur.” Dolayısıyla, belli bir sebep­le gelen bir ayet, eğer bir emir veya nehiy ise, hem ilgili o şahsı, hem de aynı durumdaki diğer şahısları içine alır. Eğer bir övme veya yerme ifade eden bir haber ise, yine hem ilgili.kişiyi, hem de aynı durumdaki kimseleri içine alır.[43]
Nüzul sebebini bilmek, ayeti anlamağa yardım eder. Çünkü sebebi bilmek, müsebbebi (sebebe bağlı olan şeyi)
bilmeyi sağte’Bunuff içindir lâr “Kişinin4i«igi niyetle ye­min ettiği bilinmediği zaman, yemininin sebebine ve o ye­mini meydana getiren hadiseye bakılır” şeklindeki görüş, bu konuda fukahaya ait iki görüşten en doğru olanıdır.
Selefin: “Bu ayet şu hususta nazil olmuştur” şeklindeki sözlerinden, bazan nüzul sebebi kastedilir; bazen de nüzul sebebi olmamakla beraber bu husus ayetin şümulüne girer ki bu, senin “Bu ayetle kastölunan şudur” demen kabilindendir,»
Alimler: “Bu ayet şu hususta nazil olmuştur” şeklinde sa-habi sözünün, nüzul sebebi bildiren sahabi sözü gibi müsned mi, yoksa sahibinin kendisine ait müsned olmayan (mevkuf) bir tefsir mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.[44]
Buhari bunu müsned’lere dahil ederken, başkaları dahil etmemişlerdir. [45] Müsned hadis mecmualarının çoğu mese­la îmanı Ahmed ve diğerlerinin kitapları, bu ıstılaha göredir.[46] Halbuki, ardından bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifa­de eden sahabi sözü böyle olmayıp, bütün alimlerce bunlar müsned kabul edilmiştir. Hal böyle olunca, onlardan birinin: “Bu ayet şu hususta nazil oldu” şeklindeki sözü, bir diğeri­nin “bu hususta nazil oldu” demesine aykırı değildir; tabii ki sözkonusu ayetin lafzı her ikisini de içine alıyorsa. Nite­kim yukarıda, örnekleme tefsir tarzı konusunda bunu söy­lemiştik.
Onlardan biri, ayetin bir sebeple, diğeri ise başka bir sebeple indiğini söylese, ikisinin de doğru olması müm­kündür. Çünkü ayet, bütün bu sebeplerin hepsinin ardından inmiş de olabilir: Bir kez bu sebeple, bir kez de şu sebeple olmak üzere iki kez nazil olmuş da olabilir. [47]
îşte, tefsir türü olarak anlattığımız bu iki kısım, yani isim vesıfatlardan doğan çeşitlilikle, müsemmanın bazı ne­vilerini misal olarak vermekten doğan çeşitlilik, selefin tef­sirinde büyük bir kısmı oluşturmakta ve aslında ihtilaf ol­madığı halde ihtilaf zannedilmektedir. [48]

4- Ayette Geçen Lafzın Birden Çok Manaya Gelmesinden Doğan İhtilaflar

Seleften gelen bir başka ihtilaf çeşidi daha vardır ki[49] bu lafzın iki manaya ihtimalinden doğmaktadır. Bu da iki şe­kilde olabilir.
a- Ya kelimenin dilde müşterek bir lafız olmasındandır. Mesela kasvera kelimesi gibi ki, hem atıcı-avcı, hem de arslan, manasına gelir.[50]Yine, hem gecenin gelmekte oldu­ğunu, hem de gitmekte olduğunu ifade eden as’ase lafzı da böyledir. [51]
b-Ya da lafız aslında mütevatı’ (muvatı) [52] olmakla be­raber, onunla, iki tür veya şahıstan birinin kastedilmesindendir.
Mesela;
“Sonra yaklaştı ve sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı. (Necm: 53/9)[53] ayetindeki zamirler ve “el-Fecr”, “ve’ş-Şef’i ve’1-Vetr”, “ve Leyalin aşr”[54] lafızları ve bunlara benzer daha başka ke­limeler böyledir.
Bu gibi durumlarda selefin verdiği manaların hepsinin birden kastedilmiş olması bazan caiz olabilir; bazan da ca­iz olmayabilir. Her iki mananın da caiz ve mümkün olmasl şu hallerdedir:
1- Ayet iki kere nazil olmuş, dolayısıyla birincide bir ma­na, ikincide de diğer mana murad edilmiş olabilir.
2- Lafız müşterek olur ve her iki mana da caiz ve murad edilmiş olabilir. Çünkü, müşterek lafızlarda bu durum Ma­liki, Şafii ve Hanbeli fukahasmin çoğu ve kelamcılann ek­serisi caiz görmüşlerdir. [55]
3- Lafız mütevatı’ olur; dolayısıla anım’dır ve tahsisini gerektiren bir karine de bulunmadığı için amm olarak kalır. Bu tür bir lafızda, lafzın muhtemel bulunduğu iki görüş de sahih olursa, o takdirde lafız, ikinci şıktan olur. [56]

5- Ayetlerin Yakın Anlamlı Kelimelerle Tefsir Edilmesinden Doğan İhtilaflar

Seleften gelen ve bazılarınca ihtilaf zannedilen bir tür da­ha vardır ki[57] o da, selefin müteradif (eş anlamlı) değil de, mütekarib (yakın anlamlı) lafızlarla, ayet-i kerimelerin ma­nalarını ifade etmeleridir. Şu bir gerçektir ki, müteradif la­fızlar dilde azdır; Kur’an-ı Kerim’de ise ya nadiren vardır ya da hiç yoktur. Bir lafzın yerine, onun bütün manalarını karşılayacak müteradif başka bir lafzm kullanıldığı azdır. Gerçekte bu iki lafız, manaca birbirinin aynı (müteradifi) de­ğil, fakat mütekaribi (yakın anlamlı sı) dır. işte bu durum, Kur’an’daki i’cazın sebeplerindendir. Mesela: “Yevmete-muru’s-semau mevran: “Gök o gün bîr çalkalanış çalka­lanır ki!” ayetinde mevr: “Hareket etmek demektir” denil­diğinde, bu mana yaklaşık (takribi) bir manadır. Çünkü mevr, çok hızlı ve hafif hareket demektir.[58] Yine vahy bil­dirmek (i’lam) demektir, veya “Övhayna ileyke: Sana vah-yettik” demek, “Enzelna ileyke: Sana indirdik” demektir ve­ya “Ve kadayna ile beni İsraile[59] demek, “İsrail oğullarına bildirdik (a’lemna)” demektir; gibi tefsirler de böyledir. Yani, bunlar hep yaklaşık (takribi) manalardır; yoksa haki­ki (tam) manalar değildir. Çünkü vahy: Ani ve gizli bildir­medir. “Ve kadayna ile beni İsraile” derken, kada’nm i’lam (bildirme)dan daha özel ve değişik bir manası vardır. Çün­kü bunda, “onlara inzal ve vahyetme” anlamları mevcuttur. Araplar bir fiile başka bir fiilin anlamım yüklerler ve onu o fiil tarzında geçişli (müteaddi) yaparlar. Bu durumu, bir har(i cerr)in yerini başka bir harfin tuttuğu şeklinde değir-lendirenler, bundan dolayıdır ki yanılmışlardır. Mesela: “Le kad zalemeke bi suali na’cetike ila niacihi: “Davud dedi ki: Andolsun, o senin koyununu kendi koyununa katmayı istemekle sana haksızlık etmiştir.”
(Sad: /24) ve: Men ensari llallah:
“Allah’a giden yolda kim benim yardımcılarım?” (Al-iîmran:3/52)
ayet-i celilelerindeki “ila'(e, a, ye, ya) harf-i cerri yeri­ne “mea” edatını geçirerek, “Mea niacihi” ve “Meallahi” gi­bi anlam verenler (tefsir edenler) yanılmışlardır.
Gerçekte ise buralarda, Basralı dilcilerin dedikleri gibi tazmin[60] vardı. Yani “Koyun isteme: Süalü’n-Na’ce; Onu alıp kendi koyunları içinde katma (cem ‘uha ve dammuha iJa niacihi)” anlamım tazammun etmektedir.
Yine: “Ve in Kadu le yeftinüneke anillezi evhayna iley-ke:
“Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize isnad etmen için yanıltıyorlardı.”
(İsra: 17/73)
ayetinde yeftinüneke; seni yanıltıyorlardı” lafzına” “Yez-ğuneke ve yesudduneke: Seni yamultup uzaklaştınyorlardı” anlamı tazmin edilmiş (yüklenmiş)tir.
“Ve nasarnahu mine’l-kavmillezine kezzebu bi ayetina:
“O’na, ayetlerimizi yalanlayanlara karşı yardım et­tik ve onu onların ellerinden kurtardık.” (Enbiya: 21/77)
ayetinde nasarnahu: Ona yardım ettik” fiiline, “Neccey-nahu ve hallasnahu” anlamı yüklenmiştir.
Yeşrabu bihaibadullahi:
“Allah’ın kulları onu içer ve kanarlar.” (İnsan: 76/6) ayetinde de, “Yeşrabu biha: Onu içerler” fiiline, “Yervi biha: Onunla kanarlar”, manası tazmin edilmiştir. Bunun benzerleri çoktur. Mesela:
1- Kim ki: “La raybe: La şekke (şüphe yoktur) anlamın­dadır” demişse, bu, lafzın tam karşılığı değil, takribi mana­sıdır. Çünkü rayb’de, ızdırab (titreme) ve hareket manası var­dır. Nitekim: “Da’ma yuribuke ila ma la yuribuke: Seni şüpheye düşüren (içini tırmalayan ve rahatsız eden) şeyi bı­rak, şüphe vermeyen şeye bak (yönel)[61] buyrulmuştur. Hadis-i Şerifte: ennehu merra bi zaybin hakıfin, fekale: ‘La yuribuhu ehadun': Rasulullah (s.a.v.) (ve beraberinde­kiler) bir geyiğe rastladılar; hayvan başını ayaklarının ara­sına koymuş uyuyordu. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
“Kimse onu devindirmesin (kaldırmasın ve rahatsız etmesin.) [62]
Hasılı yakin: Sükûnet ve gönül rahatlığı anlamını ifade eder; rayb de bunun zıddıdır. Her ne kadar şekk lafzı da il­tizam (gereklilik) yoluyla bu anlamı ifade eder” denilmiş-se de, şekk kelimesi lafız itibariyle buna delalet etmez.
2- “Zalike’l-Kitabu: Haze’l-Kur’anu” demektir, denildi­ğinde de anlam yine yaklaşık olup tam değildir. Çünkü bu­rada kendisine işaret edilen Kur’an kelimesi her ne kadar tek (müfred) ise de haza (bu) kelimesiyle işaret, mevcuda ve hazıradır. Halbuki zalike, uzak ve gaip olana işaret içindir. Son­ra el-Kitab lafzı, “okunan, açıklanan, zahir olan” anlamın­daki el-Kur’an lafzını ihtiva etmediği” yazılıp biraraya ge­tirilmiş ve toplanmış” anlamını ihtiva etmektedir. Bu tür şey­ler Kur’ an-ı Kerim’ de mevcuttur.
3- Onlardan biri: ve zekkir bini en tubsele nesün bima kesebet:
“Sen Kur’an’Ia (onlara) şunu hatırlat ki, bir kimsenin yakası, yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün, artık onun, Allah’tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi kalmaz.” (En ‘am: 6/70)
ayetindeki “tübsele’yi “tühbese: hapsedilmek”, bir diğeri “turnene: rehin bırakılmak, teslim edilmek” diye tefsir ettiğin­de, aradaki farklılık çelişki (tezad) ihtilafı sayılmaz. Her ne ka­dar, her mahpus her zaman rehin olmasa da. Bu gibi tefsir ve izahlar, yukarılarda ifade ettiğimiz gibi, takribi (yaklaşık) yorumlardır.
Selefin bu tür açıklamalarını bir araya getirmek, gerçek­ten mühim ve yararlı bir iştir. Çünkü onların ibarelerinin tü­mü, kastedilen anlamı onların bir veya ikisinin ibaresinden daha açık ifade eder.
Bununla beraber onların, ahkamda olduğu gibi tefsir de de az da olsa gerçekten birtakım ihtilaflarının olduğu mu­hakkaktır. Nitekim, umumiyetle insanların (alimlerin) ihti­laf etmek zorunda kaldıkları birtakım umumi meselelerin ol­duğunu biliyoruz. Hatta bu kabil ihtilaflar, hem halk hem de alimlerce tevatür derecesinde bilinen şeylerdir. Mesela na­mazların [63]sayıları, rekatların miktarı, namaz vakitleri, zeka­tın hisse ve taisabı, Ramazan ayının tayini, tavaf, vakfe, şeytan taşlama, mikatlar ve diğer konulardaki ihtilaflar, bu konuda birer örnektir. Sonra, sahabenin, Ölen kimsenin dedesiyle beraber bulunan kardeşleri hakkında, müştereke me­selesinde ve benzeri diğer hususlarda ihtilaf etmiş olmalan, bırakınız insanların muhtaç oldukları (temel) feraiz ko­nularını, feraiz meselelerinin genelinde (ayrıntılarında) bi­le şüphe meydana getirmez. (Bilindiği gibi) feraiz ilminin temel konuları: Ölenin baba ve oğullarından ibaret nesep amudu (usûl ve ftirü), kelale’nin erkek ve kız kardeşleri, bir de ölenin kadın varisleri, mesela zevceleri’dir. Çünkü Ce-nab-ı Hak feraiz konusunda tafsilatlıüç ayet indirmiştir, bi­rincisinde usûl ve fürü’un, ikincisinde -karı, koca ve anabir kardeşler gibi- ashab-ı feraiz olarak varis olanların, üçüncü­sünde de asabe olarak varis olan ana-baba bir ve baba bir kardeşlerin hisselerini açıklamıştır.[64]Dede ile kardeşler’in mirasçı olarak birarada bulunmaları, nadir bir olay olduğu için, İslam’da ancak Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatından son­ra vuku bulmuştur.
Maamafih Selef, delilin gizliliği nedeniyle gözden kaç­ması, onu işitmemiş olmaları, nassı anlamada yanlışlık yap­maları ve daha kuvvetli muhalif bir delilin varlığı kanaati­ne sahip bulunmaları gibi sebeplerden dolayı da gerçek an­lamda ihtilaf etmişlerdir. Fakat bizim burada amacımız, ayrıntıya girmeden meseleye kısaca değinmektir. [65]

III. BOLUM

TEFSİRDE BİRİ NAKL’E DİĞERİ RE’YE DAYANAN İKİ ÇEŞİT İHTİLAFIN OLDUĞU

Tefsirde iki çeşit ihtilaf vardır. Biri nakil’den doğan, di­ğeri de naklin dışında meydana gelen ihtilafın1. Çünkü, ilim, ya doğruluğu meydana çıkmış sahih bir nakil, veya hakiki bir akıl yürütme (istidlal)dir. Nakil de, ya ma’sum’dan ya da ma’sum olmayandan gelir. [66]

Nakilden Doğan İhtilaflar

Şunu ifade edelim ki, nakil ister ma’sum’dan gelsin, is­terse ma’sum olmayandan gelsin-ki burada bizi ilgilendiren birincisidir- bunlar içerisinde sahih ve zayıf olanlarını tanı­mak imkanına sahip olduklarımız vardır; tanımamıza imkan bulunmayanlar vardır.
Kesin olarak hangisinin doğru olduğunu bilme imkanı­na sahip bulunmadığımız ikinci tür ihtilafların çoğu, herhan­gi bir faydası olmayan şeylerdir; dolayısıyla bunlar üzerin­de durmak faydasızdır.
Allah Teala, müslümanların tanımak mecburiyetinde ol­dukları rivayetlerin doğru olanlarını gösteren deliller orta­ya koymuştur. Herhangi bir faydası olmayan ve içlerinden hangilerinin doğru olduğuna dair bir delil de bulunmayan ih­tilaf türüne şunları misal verebiliriz:
Ashab-ı Ktehf in köpeğinin rengi, Musa (a.s.) zamanın­da kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyen maktule, kesi­len sığırın hangi uzvunun vurulduğu, Nuh’un (a.s.) gemisi­nin büyüklüğünün ne kadar olduğu ve hangi ağaçtan yapıl­dığı, Hızır’ın öldürdüğü oğlan çocuğunun adının ne olduğu vb.[67]
Bu gibi hususları, naklin dışında bir yolla bilmek müm­kün değildir. Bunlar içerisinde, Rasulullah’tan (s.a.v.) sahih olarak nakledilenler de vardır. Mesela, Musa’nın (a.s.) be­raber olduğu kimsenin adının Hızır olduğu. Dolayısıyla bu kabilden olanlar bilinir.
Bir de, böyle olmayan, üstelik Kitap Ehli’nden nakledi­len rivayetler vardır. Mesela Ka’bu’l-ahbar, Vehb b. Müneb-bih, Muhammed b. İshak gibi[68] Ehl-i Kitap’tan nakil yapan kimselerden gelen rivayetler böyledir ki, herhangi bir baş­ka hüccet olmaksızın bu tür haberleri tasdik veya tekzip mümkün değildi. Nitekim Rasulullah’tan (s.a.v.) sahih ola­rak rivayet edilen hadiste buyrulmuştur ki:
“Size Ehl-i Kitap birşey söylediğinde, ne doğrulayın, ne yalanlayın. Zira, olabilir ki, size hakkı söylerler de onu yalanlarsınız yahut batılı söylerler de onu doğrularsı­nız![69]
Kendileri her ne kadar Kitap Ehlinden aldıklarını söyle­memiş iseler de, bazı tabijler’den yapılan rivayetler de böy­ledir. Tabiilerin bir meselede ihtilafları varsa, onların görüş­lerinden biri diğerine karşı hüccet olamaz. Gönül bu konu­da, Sahabeden gelen sahih bir nakle, Tabiun’dan gelen na­kilden daha fazla yatar. Çünkü sahabi’nin onu Rasulul-lah’tan (s.a.v.) işiten birinden duymuş olması ihtimali çok kuvvetlidir ve çünkü sahabe’nin Kitap Ehli’nden nakil yap­ması, Tabiiler’inkinden daha azdır. Üstelik, ehl-i Kitabı tesdik etmekten nehyedilmişlerken, bir. sahabinin kesin ola­rak söylediği bir söz hakkında nasıl olur da; “O bunu Ehl-i Kitap’tan almıştır” denilebilir?
Hasılı, içlerinden hangisinin sahih olduğu bilinmeyen ve o konuda birtakım görüşler nakletmenin bir fayda vermedi­ği ihtilaflı bir mesele, doğruluğuna dair delil bulunmayan ha­dis ve rivayetleri tanımak kabilindendir.
Sahih olanlarını bilme imkanı bulunan birinci kısım ri­vayetlere gelince, (dinde) ihtiyaç duyulan hususlarda bunlar Allah’a şükür ki mevcuttur. Tefsir, hadis ve megazi ko­nusunda, Rasulullah (s.a.v.) ve diğer peygamberlerden Allah’ın salat ve selamı onlara olsun- nakledilen birçok ri­vayetler vardır. Ki sahih nakiller bunları te’yid etmektedir. Hatta bu, nakle dayalı olan ve naklin dışında diğer yollarla bilinen konularda da mevcuttur. Şunu demek istiyoruz ki, Al­lah Teala, dinde kendilerine ihtiyaç duyulan nakillerin sa­hih olanlarını ve olmayanlarını gösteren deliller ortaya koy­muştur. [70]

Megazi Yazarları:

Malumdur ki, tefsirle ilgili olarak naklediler. rivayetle­rin çoğu, megazi[71] ve melahim[72] konusundaki rivayetler gi­bidir. Nitekim İmam Ahmed şöyle demiştir:
“Üç şey vardır ki, bunların isnadlan mevcut değildir: Tef­sir, melehim ve megazi.” Bu üçünün aslı yoktur” diye de ri­vayet vardır ki, “İsnadı yoktur” anlamındadır. [73]
Çünkü bu üç konuda rivayet edilenlerin çoğu mürsel haberlerdir. Mesela Urve b. Zübeyr,[74] Şa’bi[75] Zühri[76] Musa b. Ukbe[77] ve İbn İshak’ın[78] ve bunlardan sonra gelen Yah­ya b. Said el-Emevi[79] Velid b. Müslim[80] Vakıdi[81] ve diğer megazi yazarlarının rivayetleri böyledir.
Meğazi’yi en İyi bilenler Medinelüer, sonra Şamlılar, da­ha sonra da Iraklılardır. Medinelilerin megaziyi en iyi bil­melerinin sebebi, bütün bu olayların onların yanında cere­yan etmiş olmasındandır. Şamlılar İse, cihad ve savaş insan­ları olmaları sebebiyle, cihad ve siyer konusunda, başkala­rının bilmediklerini bilirler. Bundan dolayıdır ki, Ebu İshak el-Fizari’nin[82] bu konuda yazmış olduğu kitabınm herkes­çe büyük bir değeri vardır ve el-Evzai[83] bu konuda diğer memleketler bilginlerinden daha alim telakki edilmiştir. [84]

Tefsirde Ekoller

Tefsire gelince, bunu en iyi bilenler Mekkelilerdir. Zira onlar îbn Abbas’ın talebeleridir. Mesela Mücahid, Ata b. Ebi Rebah, İbn Abbas’ın azadlısı İkrime, Tavus, Ebu’ş-Şa’sa, Sa-id b. Cübeyr ve diğerleri… [85] Abdullah b. Mes’ud’un talebeleri olan Kufeliler de böyledir.[86]Onların tefsirde, re’y ve ic-tihad bakımından, başkalarına üstünlükleri vardır. Yine Medineli alimler de tefsiri iyi bilirler. Mesela Zeyd b. Eş­lem bunlardandır ki, kendisinden, oğlu Abdurrahman b. Zeyd, irham Malik ve Abdullah b. Vehb, [87] tefsir öğrenmiş­lerdir. [88]

Rivayetlerin Doğruluğunu Tesbitte Önemli Bazı Ölçüler ve Mürsel Haberlerin Değeri

Tarikleri birden çok olduğu ve bu tarikler kasdi bir an­laşma veya tesadüfi bir ittifaktan hali bulunduğu zaman mürsel’ler[89] kesinlikle şahindir. Çünkü bir nakil, ya habere uygun bir doğru’dur, ya sahibi tarafından uydurulmuş bir ya­landır, yahut ta sahibinin hata ettiği bir yanılgı’dır. Dolayı­sıyla nakil, kasdi bir yalandan ve bir de hatadan salim olun­ca, şüphesiz ki sahihtir.
Hadis, iki veya daha fazla cihetten geldiği zaman bakı­lır; şayet haberi verenlerin bunu uydurmada ittifak etmedik­leri (anlaşmadıkları) ve böyle bir ittifakın tesadüfü olarak da meydana gelmediği bilinirse, bu hadis sahihtir. Mesela bir kimse gelerek, bir olay hakkında ayrıntılı birtakım söz ve iş­lerden bahseder, sonra da, bu kimseyle anlaşmadığı bilinen bir başkası da gelerek o kimsenin anlattığı söz ve işlere benzer ayrıntılardan bahsederse, kesin olarak bilinir ki, bu olay ana çizgileriyle doğrudur.
Bu iki şahıstan herbiri, bile bile yahut yanlışlıkla uydur­muş olamaz. Çünkü, birbirleriyle anlaşmaksızın nakletme­lerine adeten (normalde) imkan olmayan bir tafsilat, iki ayrı kimse tarafından ortaya konulamaz. Gerçekte bir kim­senin, bir beyitlik şiir yazması (nazmetmesi), bir başkasının da tesadüfen aynı beyti inşa etmesi veya bir kimsenin bir ya­lan uydurup, başkasının da tesadüfen aynı yalanı düzmesi ba-zan mümkündür. Fakat bir kimsenin yazdığı, çeşitli konu­lar ve sanatlarla dolu ve belli bir kafiye ile yazdığı uzun bir kasidenin, bütün uzunluğuyla ve aynı lafız ve manalarla bir başkası tarafından da yazılması, adeten mümkün değil­dir; olsa olsa, bu şahıs kasideyi diğerinden almıştır. Bunun gibi, bir kimse, içerisinde çeşitli konular bulunan uzunca bir söz (hadis) nakletse, aynı hadisi bir başkası da nakletse, bu durumda, ya ikisi bu hadisi anlaşıp uydurmuşlardır, yahut bi­ri diğerinden almıştır veya bu hadis sahihtir.
Mürselliği veya ravisinin zayıflığı sebebiyle tek başına yeterli olmasa da bir naklin, genel çizgileriyle doğru oldu­ğu, çeşitli tariklerden gelmesiyle işte bu usullı -.linir.
Ancak, rivayetlerdeki lafız ve’incelik’ler ı tesbiti, bu metodla olmaz. Böylesi bir konuda, lafız ve incelikleri tes-bit eden (başka) bir usule ihtiyaç vardır. Nitekim, Bedir gazvesinin vukuu ve uhud savaşından Önce olduğu, tevatür’le sabittir. Hatta Hamza, Ali ve Ubeyde b. Haris’in Utbe, Şeybe ve Velid’e karşı teke tek çıkıp Ali’nin Velid’i, Hamza’nır da rakibini öldürdüğü kat’iyetle sabittir. Fakat Hamza’nır: öldürdüğü kimsenin Utbe mi, yoksa Şeybe mi olduğunda şüphe vardır.[90] Sözkonusu ettiğimiz bu ilke/metod’un bilin­mesi gerekir. Çünkü bu, hadis, tefsir ve megazi konusunda gelen nakillerin ve insanlardan nakledilen söz ve fiillerin ve benzeri diğer rivayetlerin birçoğunun kesinliğe kavuşmasın­da yararlı bir prensiptir. [91]

Sahabenin Hadis Rivayetindeki Ciddiyet ve Adaleti

Bunun içindir ki, birbirlerinden almadıkları sabit olan iki kimse vasıtasıyla Rasulullah’tan (s.a.v.) rivayet edilen bir hadis, kesin olarak doğrudur. Hele hele nakledenler, bile bi­le yalan söylemeyen kimselerden iseler… Böyle bir durum­da ancak, içlerinden birinin unutma veya yanılma ihtimalin­den endişe edilebilir.
Çünkü sahabeden İbn Mes’ud, Übey b. Ka’b, İbn Ömer, Cabir, Ebu Said, Ebu Hureyre ve diğerlerini tanıyan bir kimse yakinen bilir ki, -bırakınız daha üst derecede olanla­rını- bunlardan hiçbiri, kasden Rasulullah’a (s.a.v.) yalan is­nadında bulunmaz. Bu husus, bir kimsenin uzun süre tecrü­be ederek ve içini-dışını öğrenerek, bir kişinin hırsız, yol ke­sici, yalancı şahid Vs. olmadığını tesbit etmesine benzer. [92]

Hadis Rivayetinde Tabiiler’in Doğruluk ve Adaleti

Medine, Mekke ve Basra’da yaşayan tabiiler için de durum aynıdır. Ebu Salih es-Semman, el-A’rec, Süleyman b. Yesar, Zeyd b. Eşlem[93] ve benzerlerini tanıyan bir insan, bırakınız Muhammed b. Şirin, Kasim b. Muhammed, Said b. el-Müseyyib, Ebu Ubeyde es-Selmani, Alkame, el-Esved[94] gibi üst derecede bulunanların bu kimselerin bile bile yalan hadis uydurmayan kişiler olduklarını kesin olarak bilir.
Bunlardan herhangi birinin, ancak yanılma ve unutmasın­dan endişe edilebilir. Çünkü yanılma ve unutma, insanoğ­luna çokça arız olabilir. Ancak insanların, bu gibi arızalar­dan fevkalade uzak bildikleri hadis hafızları da vardır. Me­sela Şa’bi, Zuhri, Urve, Katade, Sevri[95]ve emsallerinin, hele hele çağlarında Zühri’nin [96]yanıldığı görülmemiştir. [97]

Hadislerde Yanlışlık İhtimali

Hasılı, herhangi bir ittifak ve anlaşma sözkonusu ol­maksızın değişik iki kaynaktan rivayet edilen uzun bir ha­disin yalan olması nasıl ki mümkün değilse, yanlış (galat) olması da mükün değildir. Çünkü, içerisinde çeşitli bilgiler bulunan uzun bir anlatımda galat olmaz; ancak bir kısmın­da olabilir. Çünkü, uzun ve çeşitli hususları içeren bir kıs­sayı bir kimse rivayet ettiğinde, onun aynını birbaşkasi da rivayet etmişse ve ortada herhangi bir anlaşma da yoksa, bu rivayetin tümün bir galat (yanlışlık)ın olması mümkün de­ğildir; tıpkı herhangi bir anlaşma sözkonusu olmadan riva­yet edilen hadisin tamamının yalan olmayacağı gibi.
Bundan dolayıdır ki, böylesi hadislerde ancak, kıssada ge­çen olayın bir kısmında galat olabilir. Mesela Rasulullah’ın (s.a.v.), Cabir’den deve satın alması olayını anlatan hadis böyledir. Bir kimse bu hadisin tarikleri üzerinde iyi düşünür­se şunu kesin olarak anlar ki, hadis sahihtir; her ne kadar de­venin fiatınm ne kadar olduğunda raviler ihtilaf etmişseler de… Gerçi Buhari, Sahih’inde (fiat konusunu da) açıklamış­tır. [98]

Buharı ve Müslim Hadisleri ve Haber-i Vahidler

Buhari ve Müslim’deki hadislerin geneli, Rasulullah’a (s.a.v.) ait oldukları kesin olan sözlerdir; çünkü bu rivayet­lerin çoğunluğu bu kabil (kesin) hadislerdir. Ve çünkü, bunları ilim ehli kabul ve tasdik ederek benimsemiş ve al­mıştır. Ümmetin ise hata üzerinde birleşmesi mümkün de­ğildir.[99]
Bundan dolayıdır ki, her kesimden ilim ehlinin cumhu­runa göre, ümmetin tasdik ve amel ederek kabul ettiği ha-beri vahid, ameli gerektirir. (Vacip kılar). Ebu Hanife, Ma­lik, Şafii ve Ahmed’in ashabından olan fıkıh usulü yazarla­rının söyledikleri budur. Sadece müteahhirun’dan küçük bir zümre, bun inkar eden bir grup kelamcıya uymuştur. Fa­kat kelamcılann çoğu bu konuda fukaha, hadisçiler ve selefe uymuşlardır.[100]
Ebu İshak ve İbn Fureki gibi Eş’arılerin çoğunun görüşü de budur. Fakat ibnü’I-Bakıllani bunu reddetmiş ve Ebu’l-Meali, Ebu Hamid, İbn Akil, İbnu’l-Cevzi, İbnü’l-Hatib, Amidi ve benzerleri de O’na tabi olmuşlardır. İlk görüşü zik­redenler, Şafiilerden Şeyh Ebu Hamid, ebu’t-Tayyib ve Ebu îshak gibi imamlar, Malikilerden Kadı Abdülvehhab gibi alimler, Hanefilerden Şemsüddin es-Serahsi ve benzer­leri ve Hanbelileden de Ebu Ya’la, Ebu’l, Hattab, Ebu’l-Hasen b. ez-Zağuni ve benzeri bilginlerdir. Bir haberin tas­dikinde icma etmek onun kesinliğini gerektirir derken, hadis bilginlerinin icmaını kastediyoruz; çünkü bu konuda onların icmaı muteberdir. Nitekim, ahkam (fıkıh) konusunda da, emirleri, yasaklan ve mubahları bilginlerin (fukahanın) ic­maı muteberdir. [101]

Hadis İlminin İnce Meseleleri ve İlelu’l-Hadis

Şunu anlatmak istiyoruz ki, adeten (normalde) herhangi bir danışma ve anlaşma olmadan bir hadisin birden fazla tarikten gelmesi, rivayetteki içeriğe ilmilik kazandırır. Şu kadar var ki, bu tür rivayetlerden, daha çok ravilerin durum­ları hakkında ihtisası olanlar faydalanabilirler. Meçhul ve hafızası kötü ravilerin rivayetlerinden, mürsel vb. hadisler­den, bu gibi durumlarda istifade edilir. Bundan dolayıdır ki, ilim ehli, böylesi hadisleri yazarlar ve “başka şeye elveriş­li olmayan, şevahid ve i’tibar’a elverişli olur” derler.[102]
İmam Ahmed: “Ben bazan, bir ravinin rivayetini itibar için yazarım” demiş ve buna, Mısır kadısı Abdullah b. Lehia’yı[103] örnek göstermiştir. Şöyle ki, tbn Lehia insanların en hayırlısı ve en çok hadise sahip olanı iken, kitaplarının yanması yüzünden son rivayet ettiği hadislerinde yanlışlıklar yapmış, bu sebepten de, bu hadisleri i’tibar ve istişhad’ta kul­lanılır olmuştur. Çoğu kez O ve Leys b. Sa’d birbirlerine yakındırlar. Leys de hadiste sağlam bir hüccet ve imamdır. [104]
Yine onlar, hafızası iyi olmayanın hadisiyle istişhad ve itibar ederler. Aynı şekilde onlar, güvenilir (sika), doğru (saduk) ve zaptı iyi olan ravilerin hadisleri içerisinden, kendilerince yanlışlıkları sabit olan bazılarını, bir kısım nokta-i nazarları delil göstererek zayıf kabul ederler ve buna ilmü İlel’i-1 Hadis adını verirler ki, bu ilim, onların en değer verdikleri bir ilim dalıdır.[105]
Mesela güvenilir ve zaptı iyi bir ravi, rivayet ettiği hadis­te yanlışlık yapar; onun bu yanlışlığı, bazan açık nedenler­le belli olur. Nitekim İbn Abbas’m: “Rasulullah (s.a.y.) Meymune ile ihramli iken izdivaç etti” ve “Rasulullah (s.a.v.) Ka’be’ye girdi, dua etti ama namaz kılmadı” şeklin­deki rivayetlerinde yaptığı yanlışlığı tesbit etmişlerdir. Çün­kü onlar, Rasulullah’ın (s.a.v.) Meymune ile izdivaç et­tiğinde ihramlı olmadığını ve Beyt-i Haram’da iki rekat namaz kıldığını biliyorlardı. [106] Aynı şekilde hadisçiler,
Rasulullah’ın (s.a.v.) dört umre yaptığını bildikleri için, İbn Ömer’in: “Rasulullah (s.a.v.) Receb ayında umre yap­mıştır” şeklindeki rivayetinde yanıldığını tesbit etmişlerdir.[107] Yine Rasulullah’ın (s.a.v.) veda haccında güvenlik içerisinde temettü yaptığım[108]büdiklerinden, Osman’ın (r.a.)
Ali’ye söylediği: “O gün korku içindeydik” sözünde yanıl­dığını tesbit eîmişlerdir. Buhari’deki tariklerden birinde yer alan şu hadiste de galat vardır: “Cehennem dolmak bil­mez; nihayet Allah Teala onun için yeni yaratıklar hal-keder, (böylece) Cehennem dolar.[109] Bu tür örnekler çoktur. [110]

Çeşitli Gurupların Hadisler Karşısında Takındıkları Tavırlar

îlim adamları, hadisler karşısında iki gruptur. Bir grup, kelamcilarla onlar gibi düşünenlerdir ki, bunlar hadis ilmin­den ve rical bilgisindenuzak kimselerdir. Hadislerin sahih olanlarıyla zayıf olanlarını birbirinden ayırmazlar. İlim eh-lince sıhhat ve katiyetlerinde şüphe olmayan, sahih ve doğrulukları kesin olan hadislerden şüphe ederler.
Bir de, hadislere uyan ve onlarla amel edenler diye bili­nen bir grup daha vardır ki, onlar, ne zaman güvenilir bir ravi tarafından rivayet edilmiş olan bir söz bulurlar ve görünüş­te sahih isnadı olan bir hadis görürlerse, onu ilim ehlinin kesin olarak sahih kabul ettikleri türden sayarlar. Hatta, meşhur ve sahih bir habere ters düştüğünü gördüklerinde, çürük te’villere girişirler veya onu kendileri için ilmi mese­leler için delil kabul ederler. Halbuki, hadis ilminin mütehasıslan bilmektedirler ki, böylesi haberler galat (yan­lış) tır. [111]

Tefsirde Mevzu (Uydurma) Hadisler

Nasıl ki bir hadisin üzerinde bazan onun kesin olarak sa­hih olduğunu gösteren birtakım deliller bulunursa, aynı şe­kilde bir hadis üzerinde onun kesin olarak mevzu olduğunu gösteren deliller de bulunur. Mesela, bid’at ve ifrat düşkü­nü olan hadis uydurucı ların, fezail konusunda[112] rivayet ettikleri hadislerin uydurma olduğunun kesin bilinmesi böy­ledir. Aşura günü hakkında ve daha başka konulardaki ha­disler birer örnektir. Mesela bu hadislerden birinde:
“Kim iki rekat namaz kılarsa, şu kadar peygamber ecri alır.[113]denilmektedir.
Tefsirde bu kabil mevzu hadisler büyük bir yekun tutar. Mesela Sa’lebi, Vahidi ve Zemahşeri’nin, Kur’an’ın herbir suresinin faziletiyle ilgili rivayet ettikleri hadis de böyledir ki, sözkonusu bu hadis, ilim ehlinin ittifakıyla mevzudur.[114]

Bazı Tefsirler Üzerine

Sa’Iebi, şahsiyet olarak dindar ve salih bir insan olmak­la beraber, sanki geceleyin odun toplayan biridir; tefsirlerde doğru-yanhş ne bulduysa kitabına almıştır.
Talebesi Vahidi’ye gelince, Arap dilini Sa’lebi’den da­ha iyi bilmekle beraber, sağlamlık ve selefe ittibaca, daha ge­ri ve uzaktadır.
El-Bağavi, tefsirini Sa’îebi’den Özetlemiştir; ancak ese­rini mevzu hadisler ve bid’atçı görüşlerden korumuştur. [115]
Tefsir kitaplarında uydurma haberler çoktur. Namazda besmele’nin açıktan (cehren) okunacağını sarahaten ifade eden birçok hadisin durumu böyledir.[116]
Namaz esnasında yüzüğünü çıkarıp tasadduk ettiğini ifade eden hayli uzun Ali (r.a.) hadisi de böyledir. Bu haber de, ilim ehlinin ittifakıyla mevzudur.[117] Yine:
“Her kavmin bir hidayet edicisi vardır.” (Rad: /7) ayetindeki “hidayet edicinin Ali (r.a.) olduğunu ifade eden [118]ve
“O Öğütü, anlayışlı kulaklar anlar.” (Hakka: 69/12)
ayetindeki sözkonusu edilen kulağın Ali’nin (r.a.) kula­ğı olduğunu bildiren (uydurma) hadisler de böyledir.[119]

IV. BOLUM

TEFSİRDE RE’Y VE İSTİDLALDEN DOĞAN İHTİLAFLAR

Tefsirde meydana gelen ikinci tür ihtilaflar, istidlal’in se­bep olduğu ihtilaflardır. Ashab, Tabiun ve Tebeu Tabiin’in tefsirlerinden sonra, bu konuda iki sebepten meydana gelen hataların çoğu, bu kabil istidlal hatalarıdır. Çünkü, sadece ashab, tabiun ve tebeu tabiin’in sözlerini içine alan tefsirler­de, bu iki yönden düşülen hatalardan hiçbir eser yok gibidir. Mesela Abdürrazzak, Veki, Abd b. Humeyd ve Abdurrah-man b. Duhaym’ın tefsirleri böyledir.[120]
Yine İmam Ahmed, İshak b. Rayuhe, Bakıy b. Mahled, Ebubekr ibnu’l-Munzir, Süfyan b. Uyeyne, Süneyd, ibn Cerir, İbn Ebi Hatim, Ebu Said el-Eşec, Ebu Abdillah b. Ma-ce ve İbn Merduye’nin tefsirleri de böyledir. [121]

İstidlal Yönünden Düşülen İki Çeşit Hata

1-Bir grup, peşinen birtakım inanç ve kanaatlere sahip olmuş, sonra da Kur’an lafızlarım bu inanç ve kanaatlerine göre tefsire kalkışmıştır.
2-Bir grup da, Kur’an’ı söyleyene (Allah’a), kendisine vahiy inene (Rasulullah’a) ve Kur’an-ı Kerim’e muhatap olanlara bakmaksızın, sırf Arap dilini konuşanların, kendi sözlerinde kasdetmeleri caiz (ve mümkün) olan manaları esas alarak Allah’ın Kitabı’m tefsir etmişlerdir.
Birinciler, Kur’an lafızlarının hakkı olan delalet ve ma­nalara bakmadan, kendi öngördükleri manaları esas aldılar. İkinciler de Allah’ın muradına[122] ve sözü siyakına (işlenen konuya) uygun olup olmadığına bakmaksızın, yalnızca la­fız ve Arabm ondan kasdetmesi caiz (ve mümkün) olan manayı gözönünde bulundurdular. Sonra bunlar lafzın dil ba­kımından bu manaya ihtimali konusunda birçok yanlışlara düşerken, birinciler de aynı konuda bu hatalara düştüler. Yi­ne birinciler, Kur’an ayetlerine yükledikleri mananın doğ­ruluğu konusunda çok hatalara düşerlerken, diğerleri de aynı hataları yaptılar. Gerçi birinciler öncelikle kendi kafa­larındaki manaya bakıyorlar, ikinciler de önce lafız nazar-ı itibara alıyorlardı.[123]

Birinciler İki Guruptur:

a- Bİr kısmı, Kur’an lafızlarından, bu lafızların delalet ettikleri manaları ve bu lafızlardan murad olunan mefhum­ları soyup almış ve reddetmişlerdir.
b- Bir kısmı da, lafza delalet etmediği ve ondan murad edilmeyen manaları ona yüklemişlerdir.
Her iki durumda da, red veya kabul ettikleri mana ya ba­tıl (yanlış) olmuştur; bu durumda hataları hem delil hem de medlül’de olmuştur. Yahut ta, Kur’an lafızlarına yükledik­leri mana doğru olmuştur; bu durumda da (lafızdan kastedi­len mana o olmadığı için) hataları medlül’de değil delil’de olmuştur. Bu tür hatalar Kur’an tefsirinde olduğu gibi, ha­dislerin yorumlarında da vuku bulmuştur. Bid’at ehli fırka­larının yaptıkları gibi hem delil hem de medlül’de hata edenler, delalet üzere birleşmeyen vasat ümmet’in mesela selefin ve imamların üzerinde bulundukları hak görüşe muhalif tarzlarda Kur’an’ı ele almışlar ve Allah’ın Kitabı­nı bazan kendi görüşlerine göre te’vil ederek, ayetleri hiç de­laletleri yokken kendi mezheplerine dayanak yapmışlar, bazan da kendi görüşlerine uymayan ayetleri, fahiş tahrif­lerle te’vile tabi tutmuşlardır.[124]

Tefsirde Ehl-i Sünnet Dışı Fırka ve Ekoller

Hariciler, Rafıziler, Cehmiyye, Mutezile, Kaderiyye ve Mürcie ve benzeri fırkalar bunlardandır. Kelam ve cedel (münazara) ilminde, insanlar içerisinde en ileri noktada bu­lunan Mu’tezile, kendi mezhep ilkelerine göre birtakım tef­sirler yazmışlardır. Mesela İmam Şafii ile münazara yapan meşhur İbrahim b. İsmail b. Uleyye’nin hocası Abdurrahman b. Keysan el-Esamm’in tefsiri, Ebu Ali el-Cübbai’nin Kitabı, Kadi Abdülcebbar b. Ahmed el-Hemedani nin “et-Tef-siru’l-Kebir”i,. îsa er-Rummani’nin “el-Cami’Ii İlmi’i-Kur’an”i ve Ebu Kaasim ez-Zemahşeri’nin el-Keşşaf ı bun­ların başltcalandır.[125]
Bu ve benzeri yazarlar, Mu’tezilenin görüşlerine inanmış kimselerdir. Mu’tezile’nin temel görüşleri beş’tir. Onlar, bu temel görüşlerini şu isimlerle sıralarlar:
1- Tevhid, 2. Adi, 3. EI-Menziletü Beyne’I-Menzile-teyn, 4. înfazü’I-Vaid, 5. Emr birMa’ruf Nehy an’il-Mün-ker.
Onların tevhid anlayışları, Allah’ın sıfatlarını kabul et­meğe dayanan Cehmiyye’nin tevhid anlayışıdır. Derler ki: “Allah, ahirette görülmez. Kur’an mahluk (yaratılmış)ür. Al­lah Teala alemin üzerinde değildir. Allah’ın ilim, kudret, ha­yat, sem’ (işitmek), basar (görmek), kelam (konuşmak), meşiet (dilemek) gibi, zatıyla kaim herhangi bir sıfatı yok­tur.[126]
Adi anlayışları ise şöyledir: “Allah, her var olanı dileme­miş, onların hepsini yaratmamış ve var olan herşeye kadir olmamıştır. Hayır olsun şer olsun kulların fiillerini O yarat­mamıştır. Ancak şeriata uygun olarak emrettiklerini dilemiş­tir. Bunun dışındakiler ise, O’mın dilemesi olmadan meyda­na gelmektedir. [127]
Şeyh Müfid ve Ebu Ca’fer et-Tusi gibi müteahhirun (sonraki) Şii alimleri de,” bu konuda Mu’tezile’ye uymuş­lardır. Ebu Cafer et-Tusi’nin, bu metod üzere yazdığı bir de tefsiri vardır. Ancak O buna İmamiyye mezhebinin görüş­lerini de ilave etmiştir. Çünkü Mu’tezile içerisinde, ne O’nun bu Örüşünde olan, ne de Ebubekr, Ömer, Osman ve Ali’nin (r.a.) hilafetlerini inkar eden herhangi bir kimse yoktur![128]
Günahkarların cezalarının ahirette (mutlaka) infaz edi­leceği, Allah’ın büyük günah işleyenler hakkında şefaat kabul etmeyeceği ve onlardan hiçkimseyi cehennemden çı­karmayacağı gibi görüşlerde, Mu’tezile ve Havaric mütte­fiktirler.
Şüphesiz ki, bunlara Mürcie, Kerramiye, Küllabiye[129] ve onlara uyanlar tarafından cevaplar verilmiştir. Bunlar, Mu’tezileye karşı bazan doğru ve güzel, bazan da yersiz ve yanlış cevaplar vermişler ve birbirlerine karşı zıt kutuplar haline gelmişlerdir. Nitekim bu konuyu biz, başka yerlere ge­niş olarak açıkladık.
Kısacası, bütün bu kimseler ve fırkalar, peşinen bir fik­re saplanmışlar, sonra bu fikirleri doğrultusunda Kur’an lafızlarını çekip sürdürmüşlerdir. Ne sahabe ve onlara hak­kıyla tabi olan tabiilerden, ne de müslümanların imamların­dan, onlar gibi düşünen ve yoruma giden hiçbir selef bilgi­ni yoktur. Böylelerinin yaptığı bir tefsirle karşılaşıldığında, bu tefsirin batıl olduğu birçok yönden belli olur. Bu da iki şekilde mümkündür:
1- Ya görüşlerinin bozuk olduğu bilinmekle,
2-Ya da, Kur’an’ı tefsir ettikleri fikrin bozuk olduğu bi­linmekle. Bu da, ya kendi görüşlerine delil getirirlerken, ya da muarızları tarafından kendilerine cevap verilirken orta­ya çıkar.[130]

Tefsirde Zemahşeri ve Mu’tezile

Bunlar içerisinde, çok güzel ve fasih ifadesi olup, bozuk fikirlerini, sözlerinin arasına gizleyenleri vardır ki, çok kimse bunu bilmez. Keşşaf sahibi Zemahşeri ve benzerleri buna Örnektir. Hatta, tefsirde bunlar gibi batıl düşünceleri olmayan nice kimse nezdinde, böylelerinin batıl tefsir ve açıklamalarından Allah bilir ne kadarı revaç bulmuştur.[131]
Hatta tefsircilerden ve diğer alimlerden bazılarını fördüm ki, bunların metodlarmı bildikleri, bozukluklarına inandık­ları kendileri öyle düşünmedikleri halde, bu gibi şeyleri kitaplarında ve konuşmalarında nakletmektedirler.
Bunların tefsirde açtıkları batıl te’vil kapısını, bilahare (Şia’dan) Rafızi İmamiler, felsefeciler, Karamita ve daha başkaları, çok kötü bir şekilde kullanmışlardır.
Felsefeciler, Karamita ve Rafiziler, işi daha da ileri gö­türerek, Kur’an’ı öylesine batıl yorumlara tabi tutmuşlardır ki, bir alimin bundan dehşete kapılmaması mümkün değil­dir! [132]

Rafizilerin Tefsirlerinde Bazı Örnekler

1- “Ebu Leheb’in iki eli kurusun” (Leheb: İH/1)
İki el’den maksat, Ebubekir ile Ömer’dir.
2- “Eğer şirk koşarsan amelin boşa gider.” (Zümer: 39/65)
Yani, Ali’nin hilafetine Ebubekir’le Ömer’i ortak edesen amelin boşa gider.
3- “(Ey İsrailoğulları) Allah size bir sığır kurban etme­nizi emrediyor.” (Bakara: 2/67)
O sığır Aişe’dir.
4- “Küfrün öncüleriyle savaşın!” (Tevbe: 9/12) Yani, Tatha ve Zübeyr’le.
5- “(Suyu acı ve tatlı) iki denizi, (Allah) birbirine ka­vuşmak üzere salıvermiştir. (Rahman: 55/19)
Yani, Ali ile Fatıma’yı.
6- “O iki denizden inci ve mercan çıkar.”
(Rahman: 55/2) Yani, Hasan ile Hüseyin.
7- “Herşeyi, apaçık bir kitapta yazıp saymışızdır.”
(Yasin: 36/12) Yani, Ebu Talib oğlu Ali’de.
8- “Onlar birbirlerine neyi soruşturuyorlar? Hak­kında ihtilaf etmekte oldukları o büyük haberi mi?”
(Nebe: il-‘l) Yani Ali’yi.
9- “Sizin veliniz ancak Allah’tır, O’nun Peygambe-ri’dir. Allah’ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekatı veren o mü’minlerdir.” (Maide: 5/133)
Burada kastedilen Ali’dir derler ve Ali’nin (r.a.) namaz kılarken rükuda yüzüğünü sadaka verdiğine dair, ilim ehli­nin icmaıyla uydurma olduğu sabit olan hadisi zikreder­ler,[133]

Bazı Yanlış Tefsir Örnekleri

Bazı ayetler hakkında birçok müfessir tarafından anlatı­lan şeyler de, bazı yönlerden yukarıdakilere yakınlık arze-derler. Mesela:
1- “Sabredenler, (imanlarında) sadık olanlar, (Allah’a) itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan bağışlanma isteyenler…” (Al-i İmran: 3/17)
Burada sabredenlerden maksat Rasulullah (s.a.v.), sadık­lardan maksat Ebubekr, Allah’a boyun eğenlerden maksat Ömer, infak edenlerden maksat Osman ve seherlerde bağış­lanma isteyenlerden maksat da Ali’dir.
2-“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. Onun berabe­rindekiler de, kafirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rüku ve secde ediciler olarak görürsün.” (Fetih: 48/29)
Beraberindekilerden: Ebubekr, kafirlere karşı çetin olan­lardan: Ömer, kendi aralarında merhametlilerden: Osman, rüku ve secde edenlerden de Ali kastedilmektedir.
3- “Hatta daha tuhaf tefsir örneklerine rastlanır. Mesela: “Andolsun incire, zeytine. Sina dağına ve şu emin
belde’ye.” (Tin: 95/1-3)
Emin belde ile de Ali kastolunmuştur” şeklindeki teafsir, bunun bir örneğidir.
Görüldüğü gibi bu nevi asılsız şeylerle, kah ayetteki la­fızlar hiçbir şekilde delalet etmedikleri manalarla tesir edil­mekte, kah mutlak ve umumi bir lafız, belli bir kişiye ait kı­lınmaktadır. Halbuki:
“O’nun beraberindekiler, kafirlere karşı çetin, ken­di aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku ve sec­de ediciler olarak görürsün.” (Fetih: 48/29) ayetinde anlatılan özelliklerin hepsi, Rasulullah’in (s.a.v.) beraberindeki kimselerin özellikleridir. Bunlar, nahivcilerin “Haberden sonra haber (haberin teaddüdü)” dedikleri şey­dir. Yani, bunların hepsi, tek şahsın özellikleridir; o şahıs­lar da Rasulullah’ın (s.a.v.) beraberindeki kimselerdir. Dolayısıyla, bunlardan her biriyle, belli tek bir şahsın kastedil­miş olması mümkün (ve caiz) değildir. Aynı şekilde:
1- “Sıdkı getiren ve onu tasdik edenlere gelince, işte onlar takvaya erenlerin ta kendileridir.” (Zümer: 39/33)
2- “Sizden, fetih’ten önce in fak edip savaşanlar, (böy­le olmayan diğerleriyle) bir değildir.” (Hadid: 57/10)
ayetlerinde geçen kimse ile kastedilen, yalnızca Ebube-kir’dir’ tarzındaki tefsir de, batıl bir tefsirdir.[134]

İbn Atıyye’nin Tefsiri

tbn Atıyye’nin[135] tefsiri ve (O’nunkine benzer diğer tef­sir kitapları, Sünnet’e ve Cemaat’e daha çok uymuşlar ve Ze-mahşeri’nin tefsirindeki bid’atlerinden daha uzak durmuş­lardır. Şayet İbn Atıyye, selefin tefsir kitaplarında mevcut bulunan görüşlerini olduğu gibi zikretseydi, daha güzel olurdu. Gerçi, O, rivayet tefsirlerinin en değerli ve muhte­şemi olan Taberi tefsirinden birçok nakiller yapmıştır; fakat İbn Cerir’in seleften naklettikleri şeyleri bırakır, bunları hiçbir şekilde nakletmeyip, kendi zannınca muhakkikler dediği kimselerin görüşlerine de yer verir. O bununla, bir grup kelamcıyı kasteder ki, bunlar, bir nevi, Mu’tezile’nin kendi mezhep esaslarını ortaya koydukları kurallarla metod-larını ortaya koymuş olan kimselerdir. Gerçi bunlar, Sün­net’e, Mu’tezile’den daha yakındırlar; herkesin hakkını herkese vermek gerekir. Ancak bilinmelidir ki, bu tür tefsirler, mezhep esasına göre yapılmış olan tefsirler cümlesinden-dir. Çünkü şayet sahabe, tabiun ve imamların bir ayet hak­kında bir tefsirleri varsa ve onlardan sonra gelen bir toplu­luk, kendi görüş ve mezheplerine uyduğu için bir başka fikre kail olmuşlarsa ve bu fikir de sahabe ve onlara güzel­ce tabi olanların görüşlerine uymuyorsa, bu sonrakiler, yap­tıkları bu tefsirleriyle Mu’tezile ve benzeri bid’at ehli kim­selerin o konudaki görüşlerine iştirak etmiş olurlar.
Özetleyecek olursak, kim sahabe ve Tabiun’un tefsirle­rini bırakır, onlara muhalif görüşleri benimserse, bu konuda hataya, hatta bid’ate düşmüş olur. Tabii ki eğer mücte-hid ise hatası bağışlanır.
Kasdımız, ilmin yollarım, delillerini ve doğrunun hangi yol’olduğunu açıklamaktır. Biz biliyoruz ki, Kur’an’ı Saha­be, tabiun ve onlan izleyenler okudular; O’nun teafsir ve an­lamını daha iyi biliyorlardı. Allah’ın, Rasulullah’la (s.a.v.) gönderdiği hakk’ı en iyi bilenler onlardı. Binaenaleyh, kim onların tefsir ve anlayışlarına ters bir şekilde Kur’an’ı yo-rumlarsa, hem delil hem de medlul bakımından hataya dü­şer. Malumdur ki, kim onların görüşlerine muhalefet eder­se, onun ya akli bir şüphesi vardır ya da nakli, ki böylelik­le onu dile getirmektedir. Nitekim bu hususu, ilgili yerinde genişçe açıklamışızdır.
Burada amacımız, tefsirdeki ihtilafların sebeplerine dik­kat çekmek ve bu sebeplerin içerisinde en büyüğünün, ba­tıl bid’atler olduğuna işaret etmektir. Ki bu bid’atlerin mün-tesipleri, insanları Kur’an’m alamını tahrife çağırmışlar, Allah ve Rasulü’nün sözlerini, murad edilmeyen tarzlarda tefsir ve te’vile tabi tutmuşlardır. İnsan bunun farkına, şu te­mel öğeleri bilmekle varır:
1- Selefin, muhalefet edilen doğru görüşünü bilmek.
2- Selefin görüşünün olarınkine muhalif olduğunu bil­mek.
3- Onların tefsir ve yorumlarının, sonradan çıkma birer bid’at olduğunu bilmek,
4- Nihayet insan, Allah Teala’mn, hakikati açıklamak üzere gösterdiği deliller yordamıyla, onların tefsirlerinin bo­zukluğunu ayrıntılarıyla tanır hale gelir.
Tefsirde düşülen bu tür hatalara, hadislere şerh yazan mü-teahhirun (sonraki dönem) alimleri de düşmüşlerdir. [136]

Tefsirde Delil Cihetinden Düşülen Hatalar

MedlüTde değil de delil’de hataya düşenlere gelince, birçok mutasavvıf, vaiz, fakîh ve benzeri kimselerin tefsir­lerini buna örnek gösterebiliriz. Bunlar, Kur’an ayetlerini, aslında doğru olan birtakım manalarla tefsir ederler. Fa­kat, sözkonusu ayetlerin bu anlamlara delaletleri yoktur. Me­sela, Ebu Abdirrahman es-Sülemi’nin[137] Hakaiku’t-Tefsir’inde zikrettiği yorumların birçoğu böyledir! Bu kimse­lerin zikrettikleri teafsirler eğer aslında batıl manalarsa, o takdirde bunlar birinci kısma yani hem delil hem medlul’de hataya girer. Çünkü yöneldikleri mana bozuk ve yanlıştır. [138]

V. BOLUM

TEFSİRDE EN DOĞRU YOL

Eğer, “tefsirde en doğru metod nedir?” denilirse, bunun cevabı şudur:
Önce Kur’an’ı yine Kur’an’la tefsir etmektir. Çünkü, Kur’an’da mücmel (kapalı) olarak anlatılan bir husus, baş­ka bir yerde müfesser (açıklamalı) olarak, bir yerde kısa ola­rak geçen bir husus, bir başka yerde geniş olarak geçer.
Eğer bu mümkün olmazsa, Sünnet’le müracaat et. Çün­kü Sünnet, Kur’an’ın şerh ve izahıdır. Hatta İmam Şafii demiştir ki: “Allah’ın Rasulü’nün verdiği her hüküm O’nun Kur’an’dan anladığıdır.” Ve Allah Teala şöyle buyurmuş­tur:
“Biz sana Kitab’ı, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğiyle hükmedesin diye, hak ile indirdik. Hainle­rin savunucusu olma.” (Nisa: 4/105)
“Biz sana Zikr’i, insanlara ne indirildiğini açıklaya-sın diye indirdik, ta ki düşünsünler. (Nahl: 16/44)
“Biz sana Kitabı, ancak üzerinde ihtilafa düştükleri hususlarda onlara açıklayasın diye, iman eden bir kav­me hidayet ve rahmet olarak indirdik. (Nahl: 16/64)
Bundan dolayıdır ki, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:
“Dikkat edin! Bana Kur’an ve beraberinde bir o ka­darı verildi.[139] Ki bu, sünnet’tir. Doğrusu, Sünnet de Kur’an’ın indiği gibi vahiy olarak inerdi. Şu kadar var ki, Kur’an gibi tilavet edilmezdi.”
İmam Şafii ve diğer imamlar bu konuda birçok deliller ge­tirmişlerdir, burası yeri değildir.[140]
Yani, Kur’an’ın tefsirini yine Kur’an’da ararsın; onda bu-lumazsan Sünnet’te ararsın. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, aralarında şu konuş­ma geçmişti:
“Ne ile hükmedeceksin?”
“Allah’ın Kitabıyla.”
“Onda bulamazsan?”
“Allah’ın Rasulü’nün sünnetiyle.”
“Onda da bulamazsan?”
“İctihad ederim.”
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Muaz’in sırtını sıvaz­layarak şöyle demiştir:
“Allah’ın Rasulü’nün elçisini, Onun hoşnut olacağı şe­ye muvaffak kılan Allah’a hamd ederim.”
Bu hadis, iyi bir İsnadla Müsned ve Sünenlerde rivayet edilmiştir. [141]

Sahabenin Sözleriyle Kur’an-ı Tefsir Etmek

Şayet, bir ayetin tefsirini ne Kur’an’da, ne de Sünnet’te bu-lamazsan, o takdirde Ashabın sözlerine müracaat edersin. Çünkü onlar, bunu en iyi bilenlerdir. Zira Kur’an’ın inişine şa-hid olmuşlar, Kur’an’la ilgili olayların içinde yaşamışlardır. Üstelik.onlar -Bilhassa dört Halife ve Abdullah b. Mes’ud gi­bi alim ve ileri gelenlerikuvvetli bir anlayış ve sağlam bir bil­giye sahip idiler. İmam Ebu Cafer b. Cerir et-Taberi: Ebu Kureyb, Cabir b. Nuh, el-A’meş, Ebu’d-Duha ve Mesruk ta-rikıyla Abdullah Mes’ud’un, şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın kitabından inen her ayetin, kim hakkın­da ve nerede indiğini muhakkak bilirim. Şayet Allah’ın Ki­tabını benden daha iyi bilen birinin olduğunu bilsem ve o kimseye binitlerle ulaşılacak olsa, vallahi kalkar giderim.[142]
A’meş. de Ebu Vaü’den, İbn Mes’ud’un şu sözünü nak­leder: “Bizden birisi on ayet Öğrendiğinde, bunların mana­larını öğrenip gereğiyle amel etmedikçe, başka ayetlere geçmezdi.”
Büyük bilgin, Rasulullah’ın (s,a.v.) amcasının oğlu, Rasulullah’ın (s.a.v.):
“Allah’ım! O’nu dinde fakih kıl ve O’na te’vili öğret.”
şeklindeki duasının bereketiyle Kur’an’ın tercümanı olan Abdullah b. Abbas da, tefsirde ün yapmış sahabilerdendir.»[143]
İbn Cerir, Muhammed b. Beşşar, Veki’ Süfyan, A’meş ve Müslim tarikiyle, îbn Mesud’un şu sözünü nakleder:
“İbn Abbas ne güzel Kur’an tercümanıdır. [144]
İbn Cerir daha sonra bu rivayeti yine İbn Mes’ud’tan, Yahya b. Davud, İshak el-Ezrak, Süfyan, el-A’meş, Müslim b. Sahih Ebi’d-Duha ve Mesruk tarikıyla zikreder. Sonra Bündar, Ca’fer b. Avn ve el-A’meş tankıyla aynı rivayeti nakleder. [145]
İbn Mes’ud’un, İbn Abbas hakkındaki bu sözü, kendisin­den, sahih senedle nakledilmiştir.[146] İbn Mes’ud, sahih olan görüşe göre H. 33’te vefat etmiştir. İbn Abbas ise, O’nun ve­fatından sonra 36 sene yaşamıştır. Dolayısı ile, O’nun İbn Mes’ud’tan sonra kazanmış olduğu ilim az bir şey midir!
El-A’meş, Ebu’l-Vairden şunu nakleder: “Ali (r.a.), Abdullah b. Abbas’ı hac mevsimi için emir olarak görevlen­dirmişti. İbn Abbas, hutbesinde, Bakara suresini -bir riva­yete göre Nur suresini okumuş ve Öyle bir tefsir etmişti ki, şayet Bizanslılar, Türkler (Moğollar) ve Deylemliler dinle-selerdi, mutlaka İslam’a girerlerdi!” [147]

Tefsirde İsrailiyat

Bu nedenledir ki, İsmail b. Abdirrahman es-Suddi el-Ke-bir, tefsirinde daha çok bu iki sahabiden rivayette bulunmuş­tur. Ancak O, yer yer, Kitap Ehli’nin Rasulullah (s.a.v.) tarafından izin verilen sözlerinden anlattıklarını onlardan (sa-habilerden) nakleder. Ki Ehl-i Kitabın bu kabil sözlerinin nakledilmesini Rasulullah (s.a.v.) şu sözleriyle mubah kıl­mıştır:
“Benden, bir ayet olsun başkalarına ulaştırın. İsrailo-ğullarmdan da nakil yapmanızda bir sakınca yoktur, ama kim bana bile bile yalan isnad ederse, ateşteki yeri­ni hazırlasın.”
Bu hadisi Buhari, Abdullah b. Amr’dan rivayet etmiştir.Iıs Bu sebeptendir ki, Abdullah b. Amr, Yermuk savaşında, Ki­tap ehli ile ilgili iki deve yükü kitap ele geçirmişti. O, söz-konusu hadisten, buna izin verildiği anlamına çıkararak, ele geçirdiği kitaplardan rivayetlerde bulunmuştur.[148]
Fakat bu İsraili haberler, ancak istişhad için zikredilirler; yoksa itikatta delil olmazlar. Bu tür haberler üç kısımdır:
1- Elimizde doğru olduklarına dair İslami belgeler bulu­nan haberler. Bunlar, sahih haberler türündedir.
2- Yalan olduklarını, elimizdeki karşıt delillerle bildik­lerimiz.
3- Hangi türden olduklarına dair bilgimiz bulunmayan İs-raili haberler. Bunlara ne inanırız, ne de yalanlarız! Yuka­rıda geçtiği üzere, böylesi rivayetleri nakletmek caizdir. Bu tür İsraili rivayetlerin çoğu, dini bir meseleyle ilgili bir faydası olmayan şeylerdir.
Bu nedenlerdir ki, bu gibi haberler hakkında Kitap Ehli alimleri (de) ihtilaf etmişler, bu yüzden de müfessirler bu tür haberleri farklı şekillerde nakletmişlerdir. Nitekim Ashab-ı Kehf in isimleri, köpeklerinin rengi, sayılan, Musa’nın (a.s.) asasının hangi ağaçtan olduğu, Allah Teala’nın İbra­him (a.s.) için dirilttiği kuşların hangi kuşlar olduğu, İsra-iloğulları içerisinde öldürülen kimseye, dirilmesi için kesi­len sığırın hangi uzvunun vurulduğu, Allah’ın sesinin Mu­sa’ya (a.s.) hangi ağaçtan geldiği gibi, Cenab-ı Hakk’m Kur’an-ı Kerim’de açıklayıp kapalı bıraktığı ve açıklan­masında mükellefler için ne dini ne dünyevi hiçbir fayda bu­lunmayan hususlar, bu konuda birer örnektir.
Ancak, bu konudaki ihtilafları onlardan aktarmak caiz­dir, tıpkı, Allah Teala’mn şu ayetinde olduğu gibi:
“(Ashab-ı Kehf hakkında) diyeceklerdir ki: Onlar üç ki­şi idiler; dördüncüleri köpekleriydi. (Yahut) beş kişiydi­ler, altıncıları köpekleriydi diyecekler. Gaybi taşlamak kabilinden böyle diyeceklerdir. (Yahut) diyeceklerdir ki: Onlar yedi kişiydiler; sekizincileri köpekleriydi. De ki: ‘En iyi Rabbim bilir.’ Çok az kimse hariç, onları kimse bilmez. Öyleyse onlarla açık ve gerçek bir tartış­madan başka bir şekilde tartışma. Onlarla ilgili hiçbiri­ne fetva da sorma.” (Kehf: 18/22)
Bu ayet-i kerime, bu konudaki metodu ve böylesi durum­larda izlenmesi gereken yolu bildirmektedir. Çünkü Hak Teala, Ehl-i Kitaptan üç görüş nakletmekte ve bunların ilk ikisini çürütüp üçüncüsü hakkında bir şey söylememektedir. Böylece, üçüncü görüşün doğruluğuna delalet etmektedir.
Çünkü, şayet bu üçüncü görüş de yanlış olsaydı, öncekile­ri reddettiği gibi, bunu da reddederdi. Sonra Allah Teala, As-hab-ı Kehf’in kaç kişi olduklarını bilmenin herhangi bir yararının olmadığına işaret ediyor. Bu nevi konularda: “On­ların sayısını en iyi Allah bilir” denilmesini öğütlüyor. Çünkü Allah’ın bilgi sahibi kıldığı çok az kimse hariç bu­nu kimse bilmez. Bundan dolayı da buyurmuştur ki:
“Onlarla bu konuda, açık ve gerçek olanın dışında tar­tışma yapma.”
Yani: “Faydası olmayan konularda kendini yorma ve bunu onlara da sorma. Çünkü onlar, bu konuda gaybı taşla­manın ötesinde bir bilgiye sahip değillerdir” buyurmuştur.[149]

İhtilafları Naklederken İzlenmesi Gereken Yol:

Böyle bir durumda en iyisi, bütün görüşleri aktarıp, doğ­ru ve yanlış olanlarına dikkat çekmek ve bu ihtilaftan fay­da ve semerenin ne olduğunu belirtmek, dolayısıyla, hiçbir faydası olmayan ihtilafların uzayıp gitmesini ve bunlarla oyalanılarak önemli meselelerin bir kenara itilmesini Önle­mektir.
Fakat, bir meseledeki ihtilafaların tamamını değil de, bir kısmını nakletmek yanlıştır. Çünkü doğru olan görüş, nekledilmeyenler için de olabilir. Uluorta bütün ihtilafları nakledip bırakıvermek ve doğruyu belirtmemek de hatalıdır. Eğer .sahih olmayanı bile bile doğruymuş gibi göstermişse, bilerek yalana yeltenmiştir. Bilmeyerek böyle yapmışsa, hata etmiştir. Hiç faydası olmayan bir konuda ihtilafları ortaya koyması veya sonuç itibariyle tek yada iki anlama ge­lebilecek bir meselede birçok farklı lafızları nakletmesi de yanlış bir şeydir. Çünkü bu, zaman öldürmek ve aslı-astarı olmayan bir şeyle varlık gösterip böbürlenmektir. Bir kim­se, “kendisinin olmayan elbiseleri giyip gösteriş yapan sahtekar” gibidir.[150] Doğruya muvaffak kılan ancak Allah’tır.[151]

VI. BOLUM

TABİUN SÖZLERİYLE KÜR’AN’I TEFSİR ETMEK

Tefsir edilmek istenen ayetin açıklaması Kur’an’da, Sünnette ve Sahabenin sözlerinde bulunmadığında, imamlardan birçoğu, tabiilerin sözlerine başvurmuştur. Mesela Mücahid b. Cebr, tefsirde görüşüne başvurulan tabiilerden­dir. O, tefsirde harikadır. Nitekim Muhammed b. îshak, Eban b. Salih tankıyla, şöyle dediğini rivayet et­miştir;
“Her ayet üzerinde durdurarak ve soru sorarak, baştan so­na bütün mushafı’ı üç kez îbn Abbas’a arzettim.[152]
Tirmizi de Hüseyn b. Mehdi el-Basri, Abdürrezzak ve Ma’mer tarikiyla, Katade’nin şu sözünü nakleder:
“Kur’an’dan herhangi bir ayet yoktur ki, onunla ilgili bir bilgim olmasın! [153]
Yine Tirmizi, Îbn Ebi Ömer, Süfyan b. Uyeyne ve A’meş tankıyla, Mücahid’in şöyle dediğini rivayet eder:
“Şayet İbn Mes’ud’un kıraatini (daha Önce) okumuş ol­saydım, İbn Abbas’a Kur’an’la ilgili birçok şeyi sorma ih­tiyacı duymazdım. [154]
İbn Cerir et-Taberi: Ebu Küreyb, Talk b. Gınam ve Os­man el-Mekki tankıyla İbn Ebi Müleyke’den şunu rivayet eder:
“Mücahid’i, elinde levha (fiş)larla birlikte, İbn Abbas’a Kur’an tefsiri sorarken gördüm. İbn Abbas O’na ‘yaz’ diyor­du. Nihayet böyle böyle tüm tefsiri O’na sordu.[155]
Bundan dolayıdır ki, Süfyan es-Sevri şöyle derdi: “Tef­sir sana Mücahid’ten geldi mi tamamdır! [156]
Yine Said b. Cübeyr, İbn Abbas’ın azadhsı İkrime, Ata b. Ebi Rebah, Hasan el-Basri, Mesruk b. el-Ecda’, Said b. el-Müseyyib, Ebu’l-Aliye, Rebi bv Enes, Katade b. Müzahim ve benzeri Tabiun, Tebeu Tabiin ve onları takip edenler de böyledir. [157]
Onların bir ayet hakkındaki sözlerine bakıldığında, ifa­delerinde farklılıklar görülür. Bilmeyen kimse bunları muh­telif görüşler zannederek nakleder. Halbuki durum öyle de­ğildir. Çünkü, onlardan kimi, bir meseleyi lazım’ı veya na-zir’i ile, kimi aynıyla ifade etmiştir. Aslında bunların hep­si birçok yerde aynı manayadır. Bu sebepten, akıllı kişi bu hususa dikkat etmelidir. Doğruya yalnız Allah ulaştım.
Şu’be b. el-Haccac ve başkaları[158] “Tabiilerin görüşle­ri fünı’ (fıkhı meseleler) da hüccet değilken, nasıl olur da tef-sir’de hüccet olur?” derken, “kendilerinden ayrı görüşte olan emsallerine karşı hüccet değildir” anlamını kasdet-mişlerdir. Ki doğrudur. Fakat bir meselede hepsinin dediği aynı noktada birleşiyorsa, o zaman bunun hüccet olduğun­da şüphe yoktur. Şayet ihtilaf etmişlerse, içlerinden her­hangi birinin görüşü, ne kendisini gibi tabiundan bir diğe­rine ne de onlardan sonra gelen herhangi bir kimseye karşı hüccet olmaz.
Böyle bir durumda, Kur’an veya Sünnet’in lügatine (dil, üslup ve kullanılışına) veya Arap dilininin umumi yapısna veyahut Sahabilerin görüşlerine bakılır.[159]

Re’y Tefsiri:

Kur’an’ı salt re’y ile .tefsir etmek haramdır.
Müemmil, Süfyan , Abdü’1-A’la, Said b. Cübeyr ve İb-ni Abbas tarikiyla, Peygamber’den rivayet edilmiştir:
“Kim bilgisi olmadan Kur’an hakkında konuşursa, ateş­teki yerini hazırlasın.”
Veki’, Abdü’1-A’la es-Salebi, Said b. Cübeyr ve İbni Abbas tarikıyla, aynı hadis Peygamber’den rivayet edilmiştir. [160]
Tirmizi: Abd b. Humeyd Habban b. Hilal, Süheyl Ebu Hazm el-Kutai, Ebu İmran el-Cüveni, Cündüb tankıyla, Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Kim Kur’an hakkında re’yi ile konuşursa, isabet etse de hata etmiştir.”
Tirmizi, hadis hakkında şunu söylemiştir: “Bu hadis garip’tir. Bazıhadisçiler, senedteki Süheyl b. Hazm’ı eleş­tirmişlerdir.[161]
Aynı şekilde, Peygamber’in (s.a.v.) ashabından ve son­rakilerden bazı ilim, sahibi kimselerin, ilimsiz olarak Kur’an’ın tefsir edilmesine şiddetle karşı çıktıkları rivayet edilmiştir. Mücahid, Katade ve diğer bilginlerin Kur’an’ı tef­sir etmiş olmalarına gelince, zannedilmesin ki onlar, bilgi­leri olmaksızın yanud kendi kafalannca Kur’an hakkında söz söylediler ve O’nu tefsir ettiler!” Onlar, kendi kafalarına gö­re ve bilgileri olmaksızın Kur’an hakkında herhangi bir şey söylememişlerdir.[162] şeklindeki rivayetler, bizim bu gö­rüşümüze delalet etmektedir.
Dolayısıyla, Kur’an hakkında keyfince konuşan kimse, bilgisi olmadığı bir hususta kendisini yükümlü kilmtş ve em-rolunmadiğı bir yola koyulmuştur. Bizatihi doğru olan ma­nayı tuttursa bile hata etmiştir; çünkü konuya usul ve kura­lına uyarak yaklaşmamıştır. Tıpkı, insanlar arasında, bilme­diği halde hüküm (ve fetva) veren kimsenin cehennemlik olduğu gibi. Bu kimsenin verdiği hüküm isabetli olsa da böy­ledir. Allahu a’lem.
Şahid getirmeden iffetli kimselere (zina) isnadında bu­lunanları (kazif yapanları), Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de “yalancılar” olarak isimlendirmiştir:
“Şahitleri getirmediklerinde, (bilin ki) onlar Allah yanında yalancıların ta kendisidir. (Nur: 24/13)
Kazif te (birine zina isnadında) bulunan kimse, yalancı­dır, bunu, bizatihi zina etmiş olan bir kimse hakkında yap­sa da böyledir; çünkü, ihbar etmesi kendisine helal olmayan bir şeyi ihbar etmiş ve bizzat bilgisi bulunmadığı bir mese­leyle kendisini mükellef kılmıştır. Allah’u a’lem.
Bundan dolayıdır ki, seleften bir cemaat, bilmedikleri ayetleri tefsir etmekten kaçınmışlardır. Nitekim Şu’be, Süleyman, Abdullah b. Mürre ve Ebu Ma’mer tarikıyla, Ebu-Bekr’in şöyle dediği rivayete dilmiştir:
“Allah’ın Kitabı hakkında, bilmediğim bir şeyi söyleye­cek olursam, hangi yer beni üzerinde taşır ve hangi gök beni altında gölgelendirir.[163]
Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam: Muhammed b. Yezid, el-Av-vam b. Hüşeb, İbrahim et-Teymi tarikıyla şunu rivayet eder:
‘TEbubekr’e: “ve fakiheten ve ebben” (Abese: 80/31) ayeti sorulmuştu. Dedi ki:
“Allah’In Kitabı hakkında bilmediği bir şey söyleyecek olursam, hangi gök beni barındırır ve hangi yer beni ta-ışr!” Bu haber munkatı’dır. [164]
Yine Ebu Ubeyd: Yezid, Humeyd, Enes tarikıyla şunu rivr: Hattab oğlu Ömer, minberde “Ve fakiheten ve ebben” ayetini okuyorak: “Şu fakihe’yi bildik (meyvedir), Peki “ebben” ne demektir?” demiş, sonra da kenisine dönerek: “Bu, mükellef olmadğımız bir şeye kendimizi zorlamak ve yükümlü tutmaktır Ey Ömer!” demiştir. [165]
Abd b. Hümeyd de: Süleyman b. Harb, Hammad b. Zeyd, Sabit ve Enes tarikıyla şunu rivayet etmiştir:
“Sırtında dört tane yaması olan gömleğiyle Hattab Oğ­lu Ömer’in yanında bulunuyorduk. “Ve fakiheten ve ebben’ ayetini okudu ve:
“Ebb ne demektir? diye söylendi, sonra da: “Bu gerek­siz bir külfet yüklenmedir. Bilmemişsin ne çıkar?!” dedi.[166]
Bütün bu rivayetlerde anlatılmak istenen, Allah kendile­rinden razı olsun Ebubekr’le Ömer’in, ebb’in mahiyet ve künhününü Öğrenmek istemeleridir. Yoksa ebb’in yeryüzün-debiten bir ot olduğu, bilinen bir şeydir. Çünkü bu husus, şu ayetin zahirinden anlaşılmaktadır:
“Orada biz taneler bitirdik. Üzümler, yoncalar, zey­tinlik ve hurmalıklar, sık ve gür ağaçlı bahçeler, meyveler ve mera (ebb)lar bitirdik. [167]
İbn Cerir: Ya’kub b. İbrahim, İbn Uleyye ve Eyyub tarikiyla İbn Ebi Müleyke’den şöyle rivayet etmiştir:
“îbn Abbas’a bir ayet hakkında soru sordular. Bu Öyle bir soruydu ki, eğer sizden birine sorulsaydı cevap verirdiniz. Ama İbni Abbas, o ayet hakkında kouşmaktan kaçındı. [168] Bu haberin isnadı sahihtir.
Ebu Ubeyd: İsmail b. İbrahim ve Eyyub tankıyla, İbn Ebi Müleyke’den şöyle rivayet etmiştir:
“Bir adam, İbni Abbas’a Kur’an’da geçen ellibin dünya yılı miktaruıdaki ahiret günün sormuştu. (Fakat İbn Abbas aldırmadı.) Adam dedi ki:
“Bana anlatsın diye sana sordum.” Bunun üzerine İbni Abbas:
“Bunlar, Allah’ın kitabında zikrettiği iki gündür.[169]Ne ol­duğunu ancak O bilir.”dedi ve Allah’ın kitabı hakkında, bil­mediği bir şeyi söylemeyi uygun görmedi. [170]
İbn Cerir: Ya’kub b. İbrahim[171] İbn Uleyye, Mehdi b. Meymun, el-Velid b. Müslim tankıyla şunu rivayet eder: “Talk b. Habib, Cündüb b. Abdullah’a gelerek, Kur’an’dan bir ayet hakkında soru sordu. Cündüp O’na dedi ki:
“Eğer müslümansan, bir daha böyle şeyleri bana sorma; seni menediyorum.[172]
imam Malik, Yahya b. Said’ten, Said b. el-Müseyyib’e, Kur’an’da bir ayetin tefsiri sorulduğunda O’nun:
“Biz Kur’an hakkında hiçbir şey demeyiz” dediğini ri­vayet eder. Leys, Yahya b. Said’ten, Said b. el-Müsey-yib’in, Kur’an’dan, ancak ma’lum olan şeyler hakkında konuştuğunu rivayet eder. [173]
Şu’be’de, Amr b. Mürre’den şunu rivayete der: Bir adam, Said b. el-Müseyyib’e, Kur’an’dan bir ayet hakkında soru sormuştu. Said b. el-Müseyyib, adama şu cevabı verdi: “Bana Kur’an hakkında sorma! Git, Kur’an’la ilgili, bil­mediği hiçbir şey olmadığını söyleyen kimseye sor.” Bunun­la İkrime’yi kastediyordu. [174]
İbni Şevzeb, Yezid b. Ebi Yezid’ten şunu rivayet etmişr tir;
“Said b. el-Müseyyib’ten, helal ve haram konularını sorardık. O (bunları) insanların en iyi bileniydi. Kur’an’m bir ayetinin tefsirini sorduğumuzda ise, duymazdan gelir, susardı. [175]
îbni Cerir: Ahmet b. Abde ed-Dabi, Hammad b. Zeyd tarikıyla, Ubeydullah b. Ömer’den şunu nakleder:
“Doğrusu ben, Medine Fukaha’sına yetişmiş biriyim. Onlar, Kur’an tefsiri hakkında konuşmayı, büyük (bir iş) telakki ederlerdi. Mesela Salim b. Abdillah, el-Kasim b.
Muhammed, Said b. el-Müseyyib ve Nafi’ bunlardandı.[176]
Ebu Ubeyd: Abdullah b. Salih ve Leys tankıyla, Hişam b. Urve’nin şöyle dediğini rivayet eder.” Babamın, Allah’ın kitabından herhangi bir ayeti te’vil (tefsir) ettiğini hiç duy­madım. [177]
Eyyub, İbn Avn ve Hişam ed-Düstüvai, Muhammed b. Sirin’in şöyle dediğni rivayet etmişlerdir.” Abide es-Selmani’ye Kur’an’dan bir ayetin tefsirini sormuştum. Bana Şöyle dedi:
“Kur’an ayetlerinin hangi hususlarda indiğini bilenler git­tiler. Öyleyse Allah’tan kork ve doğrudan ayrılma! [178]
Ebu Ubeyd: Muaz, İbn Avn, Ubeydullah b. Müslim b. Yesar tankıyla şunu rivayet eder: Ubeydullah b. Müslim’e babası demiş ki:
“Allah Teala’dan nakil yapacağın (Kur’an’ı tefsir ede­ceğin) zaman dur ve önünü-sonunu düşün.” Yine Ebu Ubeyd, Hüşeym ve Muğire tarikıyla, İbrahim’in şöyle dediğini ri­vayet etmiştir:
“Bizim ashabımız (alimlerimiz), tefsir yapmaktan sakınır ve korkarlardı. [179]
Şu’be: Abdullah b. Ebi’s-Sefer’den, Şabi’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Allah’a yemin ederim ki, sorma­dığım hiçbir ayet kalmamıştır. Fakat bunlar, Allah Teala’dan rivayettir.[180]
Ebu Ubeyd: Hüşeym, Ömer b. Ebi Zaide ve Şa’bi tankıy­la, Mesruk’un şöyle dediğini nakleder:
“Tefsir yapmaktan sakının. Çünkü tefsir, Allah’tan ri­vayet etmektir.”
İmdi, bütün bu sahih haberler ve seleften nakledilen bu tür rivayetlerin anlamı şudur: Onlar, bilmedikleri şeylerle Kur’an’ı tefsir etmekten kaçınmışlardır. Yoksa, dil yönün­den olsun, şer’i açıdan olsun, bilerek (ve işin ehli olarak) tef­sir yapan kimse için herhangi bir yasak sözkonusu değildir. [181]
Nitekim onlardan ve başkalarından, tefsirle ilgili bir­takım görüşler rivayet edilmiştir. Binaenaleyh, ortada her­hangi bir çelişkili durum yoktur. Çünkü onlar, bildiklerini söylemişler, bilmediklerinde ise susmuşlardır. Bu, herkes için gerekli bir husustur. Çünkü, insanın, bilmediği şeyler­de susması nasıl vacip ise, bildikleri sorulduğunda söy­lemesi de vaciptir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu derhal in­sanlara açıklayıp anlatacaksınız ve gizlemeyeceksiniz” diye söz almıştı.” (Al-i İmran: 3/X87)
Birtakım tariklerden rivayet edilen bir hadiste de Peygam­ber buyurmuştur ki:
“Kim kendisine bir ilim sorulur da onu gizlerse, o kimseye kıyamet günü ateşten bir gem vurulur.[182]
İbn Cerir et-Taberi: Muhammed b. Beşşar, Müemmel, Süfyan ve Ebu’z-Zinad tankıyla îbn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Tefsir dört çeşittir:
1- Arabin kendi dili sayesinde anladığı tefsir,
2- Hiç kimsenin bilmemekte mazur olmadığı tefsir,
3- Alimlerin bildikleri tefsir,
4- Allah Tealadan başka kimsenin bilmediği tefsir. [183] Allah en iyisini bilendir.[184]

[1] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 3-5.
[2] İbn Teymiyye, Şam hapishanesine 6 Şa’ban 726’da girmiş ve 20 Zîlka’de 728 yılında pazartesi gecesi hapishanede vefat etmiştir.
[3] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 6-10.
[4] Mecmuu Fetava Şeyhü’l-İslam, Riyad 1382- 14-17. cildler (Ab-durrahman b, Muhammed b. Kasim el-Asımı en-Necdi el-Hanbeli neşri).
[5] İbn Kayyim’in, “Esmaü Müellefati İbn Teymiyye” adlı risalesi­ne bakınız.
[6] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 11-12.
[7] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 13-14.
[8] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 15.
[9] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 15-16.
[10] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 16.
[11] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 17.
[12] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 18-19.
[13] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 19-20.
[14] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 20-21.
[15] Bkz. el-îtkan II, 298-303; el-Burhan II, 175.
[16] Muhammed Behce el-Biytar, Hayatü Şeyhi’1-İslam, s. 178.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 22-23.
[17] Tirmizi ve Darimi’nin (Hiiscyn el-Ca’fi, Hamze ez-Zeyyat, ebu’l-Muhtar et-Tai, Ebu’l-Haris el-A’ver, Haris) tankıyla Ali’den rivayet et­tikleri merfu hadisten, Kur’an’ın tanımı hakkında farklı tertipte yapılan bir alıntıdır. Tirmizi der ki: “Bu hadisi ancak bu vecihten biliyoruz; is­nadı meçhuldür. Haris, eleştirilmiş bir ravidir. “Senedinden sarf-ı nazar edersek bu söz, güzel ve anlamı doğrudur. Bkz. Darimi II, 435; Tirmizi (Hırns bsk.) VIII, 112-113.
[18] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 24-25.
[19] Taberi Tefsiri’ne (1,80) ve Şeyh Ahmed Şakir’in bu hadisle ilgi­li oradaki açıklamasına bakınız ve Kurtubi (1-39) ile karşılaştırınız. İbn Teymiyye’nin bu hadisi delil getirişi, daha başka bir açıdandır. Bkz. “Mecmuatii’r-Rtjsaili’l-Kübrall, 31″
Haberde adı geçen Ebu Abdirrahman es-Siilemi (Ebu Abdillah b. Habib el-Kufi el-Mukri’) tabiilerin büyüklerinden güvenilir ve sağlam bir ravidir. Babası sahabidir. Bkz. îbn Hacer, Takribü’I-Tehzib, I, 408.
[20] İmam Ahmed (Yezid b. Harun, Abdullah b. Ebibekr es-Sehmi, Hu-meyd) tankıyla Enes’ten rivayet etmiştir.
Bu rivayetlerde: “Cedde fina: aramızda büyük bir değer ve itibara sa­hip olurdu” ve “Udde fina: Aramızda saygın bir yer işgal ederdi” sözle­ri yer almaktadır. İşte bu hadis, hakkında eleştiri ve uzun açıklamalar ya­pılmış olan bir kıssada geçen bir cümledir. Bkz. Sülasİyyatü Müsnedi’l-îmam Ahmed II, 276.
[21] Bkz. El~Muvatta (M.R Abdülbaki’nin tahkıkli neşri) I, 205; Kurtubi I, 39-40.
[22] TaberiHiunu, Mücahid’e varan senediyle, Ebu Küreyb’ten şöy­le rivayet etmiştir. “Mushafı baştan sona üç kez îbn Abbas’tan oku­dum,..” Taberi I, 90.
[23] Taberi, Süfyan es-Sevri’ye varan senediyle, aynı rivayeti Abdul­lah b. Yusuf eİ-Cebiri’den rivayet etmiştir. 1, 91
[24] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 26-28.
[25] îbn Teymiyye’ye göre daha başka ihtilaf çeşitleri hakkında ge­niş bilgi için, O’nun “Îktizaü’s-Sırati’l-Müstakim s. 34 vd.” adlı eserine bakınız.
[26] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 29.
[27] İbn Teymiyye’nin, Batıni Karmatilerle münakaşası ve Allah’ın isimleri hakkında: “Bu isimler Ö’nun zatı konusunda müterradif (birbiri­nin aynı), sıfatlan konusunda mütebayin (birbirinden farkli)dir” şeklinde­ki ince değirlendirmesi için Bkz. er-Risaletü’t-Tedmuriyye s. 9 vd., 63, Bu kıymetli risalenin büyük bir kısmı Allah’ın isim ve sıfatlan hakkındadır.
[28] Rasulullah’ın (s.a.v.) bu isimleri Buharı, Müslim ve İmam Ma-lik’in, Muhammed b. Cübeyr b. Mut’im’den rivayet ettikleri şu hadiste geçmektedir: Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im, ben Ah-med’im, ben MaTıi’y’m: Allah küfrü benimle mahv ve imha edecek. Ben Haşİr’im: Benden sonra kıyamet kopacak ve insanlar benim izim ve ri-saletim üzere haşrolacaklar ve ben Akıb’im: Benden sonra peygamber gönderilmeyecek “Bkz. Muvatta, 1004; İbn Hacer, Fethu’1-Bari VI, 433; Nevevi, Müslim Şerhi XV, 104; Kastallani, el-Mavahibü’1-Ledünniyye, I, 181.
[29] Daha önce geçti. Yine Bkz. Taberi 1,171-173’de Ahmet Şakir’in tahriri.
[30] Benzeri Tirmizi, başka lafız ve farklı bir tertipte rivayet etmiş­tir. (Hims bsk. VIII, 71). İmam Ahmed Müsned’inde (IV, 182-183) Nevvas’tan iki tarikle rivayet etmiştir. Yine bkz. Taberi I, 176-177.
[31] Ebu’I-AIiye ve başkalarından, sırat’ın tefsiri hakkında “O Ra-sulullah ve Ondan sonra Ebu Bekir ile Ömer’dir” diye rivayet edilmiş­tir. Bkz. Taberi I, 175.
[32] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 29-33.
[33] Bkz, Bakara 270 vd.
[34] İbn Teymiyye’nin tamm’la ilgili görüşleri için “er-Reddü Ale’l-Mantıkıyyin” adlı kıymetli kitabının baş tarafına (s. 7 vd.) ve bilhassa 19-21 ve 32-37 sayfalarına, yine “Nakzu’l-Mantik” adlı kitabının 183-200. sayfalarına bakınız.
[35] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 33-35.
[36] Tefsir kitaplarından anlaşılan odur ki, zıhar ayeti (Mücadele: 58/2), Evs b. Samit’in hanımı Havle (yahut Huveyle) b. Sa’Iebe hakkın­da nazil olmuştur. Meşhur olan budur. Bkz. Taberi XXVIII, 2; Kurtubi XVII, 270; İbn Kesir IV, 320; Şevkani V, 177. Tefsir kitaplarında Sabk b. Kays, Hucurat suresinin 2-3. ayetleri hakkında sözkonusu edilmekte­dir. Buhari, Müslim ve diğerlerinin Enes’ten rivayetlerine göre: “Ey iman edenler, sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin…” aye­ti inince, yüksek sesli bj” kimse olan Sabit b. Kays b. Şemmas: Peygam­berin sesine karşı sesimi yükselten, ameli boşa giden ve cehennemlik olan benim!” diyerek, ı ‘ahzur bir şekilde evine kapanmıştı. Rasulullah (s.a.v.) onu soruşturmuş ve bazı kimseler Sabit b. Kays’a giderek:
“Allah’ın Rasulü seni soruyor, nen var” deyince, şu cevabı vermişti: “Peygamberin sesini bastırarak ve bağırarak konuşan benim. Amelim bo­şa gitmiştir. Ben cehennemliğim!” Durumu Rasulullah’a (s.a.v.) anlattık­larında: “Hayır, O cennettliktir.” cevabını vermiştir. Nitekim Sabit b, Kays Yemame savaşında şehit düşmüştür. İbn Merdüye, İbn Mes’ud’tan şöyle ri­vayet etmiştir: “Sesinizi Peygamberin sesi Üzerine yükseltmeyin…” (Hucu-rat 2-3) Ayeti, Sabit b. Kays b. Şernmas hakkında nazil olmuştur. Yine İbn Merdüye Ebu Hureyre’den şöyle rivayet etmiştir: “Allah’ın Rasulü’nün hu­zurunda seslerini kısanlar var ya, işte onların kalplerini Allah, takva İmti­hanından geçirmiştir. Mağfiret ve büyük ecir onlarındır.” (Hucurat: 49/4) ayetinde sözü geçenler hakkında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sa­bit b. Kays b. Şemrnas onlardandır.” Bkz. Şevkani Fethu’l-kadir V, 59.
[37] Bkz. Nur 6-9; Taberi XVIII, 821; İbn Kesir Ul, 265. Her iki riva­yet de Buhari’de vardır. Ayetlerin nüzul sebebi hakkındaki bu iki rivayetin tahlil ve tenkidine dair alimlerin görüşlerini İbn Hacer nakletmiştir. Öyle an-hşılıyor ki, ayet Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur ve Umeyr el-Ac-lani, Hilal’in durumundan habersiz olarak geldiğinde, Rasulullah (s.a.v.) ken­disine hükmü bildirmiştir. Bkz. Fethu’1-Bari VIII, 362-364.
[38] Kelale ayeti, Nisa suresinin 176. ayetidir. Taberi’nin tahric et­tiği bazı rivayetlerde geçtiği üzere, Cabir b. Abdillah hakkında nazil ol­muştur. Bkz. Taberi (Üstad Mahmud Şakir’in tahkikli neşri) IX, 431-433. Bulıari der ki “Kelale, kendi’ ine babası veya oğlu tarafından mirasçı olun­mayan kimsedir.” Bkz. Feihu’I-Bari VIII, 215; Taberi VIII, 53-61.
[39] Maide kî; Bkz. Taberi X, 392; İbn Kesir II, 67; Şevkani II, 46.
[40] Enfal J 6; Ayetin tamamını bir önceki ayetle birlikte gözden geçirini;. Bedr savaşınoak; durumla ilgili nazil olmuştur. Bu iki ayetin işaret ettiği hükmün. Bedr ehline has olduğuna dair, bazı rivayetler var­dır. Bkz. İbn Kesirli, 294; Şevkani II, 281.
[41] Maide: 5/106-108, Müslümanlardan birinin, yolculuğu sırasın­da yaptığı vasiyetten bir kısmını inkar eden Temim ve Adi hakkında na­zil olmuştur. Bu İkisi o vakit Ehl-i Kitap idiler. Bazı muh:ıddislerce, ri­vayette garabet vardır, tbn Kesir’e göre, hadislerin aslı sahih olup, selef­çe meşhurdur. İbn Kesir II, 112.
[42] Muhacirlerden bir zat, Kostantiniyye (İstanbul) surları önünde­ki savaşta, düşmana karşı saldırarak düşman saflarını yarmıştı. Orduda Ebu Eyyüp de bulunuyordu. Bunu gören Müslümanlar: “Adam kendini elleriyle tehlikeye attı” dediler. Ebu Eyyüb onlara şöylededi: “Bu ayeti biz (Ensar) daha iyi biliriz; çünkü bizim hakkımızda inmiştir. Şöyle ki, bizler Rasulullah’m (s.a.v.) yanından hiç ayrılmazdık. O’nunla savaşla­ra katıldık ve O’na yardım ettik. Derken, İslam yayıldı, üstün geldi. Bu­nun üzerine bizler, ensar olarak bir araya gelip şöyle bir hasbihalde bu­lunduk: “Allah Teala, O’nun Peygamberiyle birlikte olmamıza karşılık, bize ikramda bulundu ve Peygamberine yardım etti. Nihayet İslam yayıl­dı ve müslümanların sayılan çoğaldı. Biz Rasulullah’ı (s.a.v.) kendi eh­limize, çoluk, çocuğumuza ve mallarımıza tercih ettik. Artık ehl-ü iya-limizin ve mallarımızın başına dönsek de onlarla meşgul olsak.” Bunun üzerine, bizim hakkımızda: “Allah yolunda infak edin ve kendi elleri­nizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara: 2/195) ayeti indi. Yani, tehlike: ehl-ü iyal ve mal İçinde eğleşip cihadı terketmektir.”
Ebu Davud, Tirmİzi, Nesai, İbn Ebi Hatim ve daha birçoklanrica ri­vayet edilmiştir. Bkz. Fethu’1-Bari VIII, 149 (İbn Cerir’den); îbn Kesir I, 328; Şevkani, Fethu’l-Kadir I, 170.
[43] Muayyen bir sebep üzerine gelen umumi lafız hakkında cumhu­run görüşü şudur: “İtibar, sebebin hususiliğine değil, lafzın umumi!iği-nedir.” Burada İbn Teymiye’nin anlatmak istediği şudur: “Sebebin husu­siliğine İtibar edilir” diyenler bunu, ‘ayetin hükmü kimin hakkında indiy-se ona hastır, başkalarını ilgilendirmez’ anlamında söylememişlerdir. Görüldüğü kadarıyla O bu sözüyle şuna işaret etmektedir: Ayetin hükmü hem onlara, hem cumhura göre, nüzule sebep teşkil etmeyen ferdlere de Şamildir. Şu ka^ar var ki, Cumhur: ‘Ayetin bizat kendisi onlan da içine alır’ derken, berikiler: Nüzule sebep teşkil etmeyen ferdler ayetin hükmü­ne kıyas veya başka bir nas ile girer’ demektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Zerkani, Menahilü’l-Irfan S. 118 vd,; Suyuti, el-İtkan I, 50; Usulü’l-Fikh 168.)
[44] Yani Zerkeşi’nin de dediği gibi bu, hükme, ayetten delil göster­mek kabilinden olup, vuku bulan olayı nakletmek cinsinden değildir. Bkz. el-Burhanl, 32.
[45] Burada müsned sözüyle kastolunan, sahabiye dayanan mevkuf haberin karşıtı olarak kullanılan merfu hadislerdir. Bundan dolayı bazı­ları buna, müsned-merfu demişlerdir. Yani, sahabenin bu tür sözlerinin bazıları Rasulullah’a (s.a.v.) varan merfu hadisler kabilinden, bazıları da salt sahabi sözü ve yorumu olarak kabul edilmiştir. Hakim en-Neysabu-ri demiştir ki: “Vahye ve Kur’an’m nüzulüne ş^hid olan sahabinin ‘bu ayet şu hususta inmiştir’ şeklindeki haberi, müsned hadistir.” İbnus Salah ve bazıları da bu görüştedir. Öyle gözüküyor ki bu konuda haki­kat, Hafız İbn Hacer’in işaret ettiği gibidir ki O’na göre: “Sahabinin, iç­tihada imkan olmayan ve arap dilinden nakledilmeyen konularda söyle­dikleri merfu, diğerleri mevkuftur.” İbn Teymiyye’nin: “Halbuki, ardın­dan bir ayetin nazil olduğu bir sebebi ifade eden sahabi sözü böyle ol­mayıp, bunlar bütün alimferce müsned olarak kabul edilmiştir” sözü de buna işaret etse gerektir. Çünkü,bu, hakkında görüş belirtme imkanı bu­lunmayan salt nakil cinsindendir. Bkz. el-İtkan I, 52; Lübabü’n-Nukul 3-4; el-Hakim, Ma’rifetü Ulümi’l-Hadis 20; Suyuti, Tedribu’r-Ravi 116; San’ani,Tavzihu’l-EfkarI, 280.
[46] İbn Teymiyye, “müsned hadis mecmualarının çoğu bu ıstılah üze­redir” derken şu kastediyor: “Hadis mecmuaların çoğu, böyle bir rivaye­ti, İmam ahmed’in Müsned’inde ve Müslim’in Sahih’inde yaptıkları gi­bi merfu’ya dahil etmemişlerdir.” Ancak îbn Teymiyye, sanki, ıstılahı ma­nasıyla müsned hadis mecmuaları tarzında yazılmış olan eserlerde bu far­kın açıkça görüldüğüne işaret ediyor gibidir. Mesela, bu tür haberleri, sa-habiden nakledilen müsned hadisler içine dahil etmeyen İmanı Ahmed’in Müsned’igibi.
[47] Bu iki ihfcmalin vukuu hakkında -delilleriyle birlikte- geniş bil­gi için bkz. Suyuti, el-İtkan 153-155 Lübabii’n-Nükul girişi, s.5.
[48] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 35-40.
[49] Bu, selefin, tefsirdeki ihtilaflarının üçüncüsünü teşkil etmekle be­raber, bazı itibarlarla İbn Teymiyye bunu ikinci gruba dahil etmiştir.
[50] İbn Kuteybe’nin de dediği gibi kasvera sözü, kahr manasına ge­len kasr’dan gelse gerektir ki, arslan, yırtıcı ve vahşi hayvanları kahr ve ram eder. Bazılarına göre bu, nebi (ok, asalet ve şeref sahibi kişi) anla­mına da gelir. Bkz. Taberi XXIX, 168; İbn Kuteybe, Garibu’l-Kur’an (Üs-tad Ahmed Sakr’m tahkikli neşri), s. 498.
[51] Bkz. Taberi XXX, 78; İbn Kuteybe, Garibu’l-Kur’an (Ahmed Sakr’m dipnotu), 517.
[52] Muvataa: Aynı şey üzerinde birleşmek, ittifak etmek demektir. Yani lafzın aslında tek şeye delalet etmesi, müşterek veya başka bir du­rumda olmamasıdır. Bkz. İbn Manzur, Lisanu’1-Arap I, 200.
[53] Necm: 53/9 Bazı müfessirler. “Sümme dena fe tedella” ayeti hak­kında: “Sonra Cebrail Muhammed’e yaklaştı” demişlerdir. Taberi der ki: “Ayette takdim-te’hir vardır; dolayısıyla, ‘tedella’nın ‘sarktı’ anlamı önce vuku bulmuş olup, ‘sümme tedella fe dena: sonra sarktı ve yaklaş­tı’ demektir. Dünuv (yaklaşma) tedelli (sarkma) ye, tedelli de dünuvv’e delalet ettiği için böyle bir takdim-tehir güzel düşmüştür. Tıpkı: “Zara-ni fulanun fe ahsene: falanca beni ziyaret etti ve (bana) ihsanda bulundu’ cümlesinin, ‘ahsene ileyye fe zarani: Bana ihsanda bulundu ve beni zi­yaret etti’ şeklinde kullanılması gibi. Diğer müfessirler ise ayete: “Son­ra Rab Teala Muhammed’e yaklaştı” anlamını vermişlerdir. Taberi, bi­rinci manayı tercih etmiştir. Bkz. XXVII, 44.
[54] Fecr suresinin ilk ayetlerine bakınız. Bazıları: “fecr gündüz de­mektir, bazıları da: “Bununla sabah namazı kastedilmiştir” demişlerdir. Sonraki iki ayeiin lefsiri için bkz. Taberi, XXX, 168 vd.
[55] İmam Şafii, Ebubekr el-BakıIlani, Mutezile’den bazıları ve Safi-ilerin cumhuruna göre, müşterek: Bütün manaların cem’i mümkünse ve bel? li bir mananın murad edildiğine dair de bir karine yoksa, bütün manaları­na birden hamledilir. Hanefiler, Kaderiyye ve bazı Şafiiler ise derler ki; Müşterek, tek kullanılışta bütün manalarına hamledilmez.” Bkz. İmam Zen-cani, Tahricu’1-Füru’ ale’l-Usul (Muhammed Edİb Salihin tahkikli neşri) S. 165 vd. Şeyh Ali Hasbullah, usulü’t-Teşriil-İslami, s. 218-220.
[56] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 40-42.
[57] Selefin ihtilaflarının dördüncü kısmı.
[58] Tur: 52/ 9. İbn Teymiyye’nin verdiği bu mana, bazılarına göre­dir. Kamus şöyle der: “Mevr, çalkalanmak ve titremektir.” II, 136, Bkz. Taberi XXXII, 20.
[59] İsra: 16/4’ün tefsiri ve Taberi’nin tercihi için bkz. XV, 21.
[60] ibn Hişam der ki: “Arap, bir lafza başka bir anlam ve hükmü ve­rir ve buna tazmin der. Bunun faydası, iki lafzın ifade edeceği manayı, tek bir lafızla ifaHe etmektir. Bu, Basralı dilcilerin görüşüdür. Kufelile-re göre ise, kelimeler birbirlerinin yerini (utarlar. İbn Hişam, tazmine bir­çok misaller ve Kur’an’dan şahitler getirmiştir. Bkz. el-Mugnî 0,685; îbn Kuteybe-Te’vİlu MüşkiJİ’I-Kur’an s. 426 vd.
[61] Tirmizi, Nesai, Ahmed, ibn Hibban ve Hakim’in, Hasan b. Ali’den rivayet ettikleri hadistir. Buharı der ki: “Tabiim döneminin abid-lerinden Hassan b. Ebu Sinan el-Basri şöyle demiştir. Vera (takva) dan daha kolay birşey yoktur. Seni şüpheye düşüren- içini tırmalayan şeyi bı­rak, şüphe vermeyene yönel. “Buhari bunu reP (Rasulullah’a (s.a.v.) is-nad) etmemiştir. İbn Hacer rayb kelimesini “şek ve tereddüd” olarak açık­lamıştır. Bkz. Fethu’1-Bari IV, 234.
[62] İmam Malik ve Nesai bu hadisi, “Babu ma yeczü li’l-muhrimi ekluhu mineVSayd’ babında, Zeyd b. Ka’b es-Selemi el-Behzi’den ri­vayet etmiştir. Hakıf: Başını iki ayağı üzerine koymuş duran” anlamın­dadır. Ebu Ubeyd der ki: “Yani, kıvrılıp yatmış uyuyan” demektir… Ona ilişmek ve ürkütmek yasaklanmaktadır. Zira ihramlımn av hayvan­larım kovalaması ve ürkütmesi caiz değildir.” Bkz. Nesai.V, 183; Muvat-ta I, 351; Muvatta Zürkani Şerhi, II, 78.
[63] Ebubekr ve O’nun fikrini kabul eden İbn Abbas, İbn Zübeyr, ibn Ömer, Huzeyfe b. Yeman, Ebu Said el-Hudri, Aişe gibi sahabeye göre, Ölenin kardeşleri, ölenin dedesiyle beraber bulundukları zaman varis olamazlar. Tıpkı, babasıyla beraber bulunduklarında varis olamadıkları gibi. Çünkü onları Ölü’ye ulaştıran vasıta dede’dir. Ebu Hanife de bu gö­rüştedir. Sahabeden Ali (r.a.), îbn Mes’ud, Zeyd b. Sabit ve diğerlerine göre ise, bu durumda kardeşler varis olurlar; İmam Malik ve Şafii de bu görüştedir. Müşerreke yahut müştereke meselesine gelince, feraiz ilmi­nin meşhur meselelerindendir (ki, Ölenin ana baba bir kardeşlerinin, ana-bir kardeşleriyle beraber bulundukları zamanki durumudur.) Ömer (r.a.), bir defasında onları mirastan mahrum etmiş, bir defasında da, ana-bir kardeşlerle beraber üçtebire ortak etmiştir. (Bu iki konu için bkz. Şerhu’s-Siraciye 144; Prof. Dr. Mustafa Sibai, el-Ahvalü’ş-Şahsiy-ye, Üniversite bsk. 1959, II, 67, 71, 203.)
[64] Bkz. Nisa 11, 12,176
[65] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 42-47.
[66] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 48.
[67] ibnTeymiyye’nin “herhangi bir faydası olmayan ve sahih oldu­ğuna dair delil de bulunmayan” dediği bu lür çeşitli rivayetler, tefsir ki­taplarının birçok sayfasını karalamıştır. Ubey b. Ka’b’m rivayet ettiği bu hadis Buhari’de vardır. Bkz. Fethu’1-Bari 1,137.
[68] Bu üç sima, İsrailiyat’ın temel direkleridir. Ka’bu’l-Ahbar diye bilinen Ebu İshak Ka’b b. Mati’ el-Himyeri, Yemen asıllı bir Yahudi iken, Ömer (r.a.) döneminde İslam’a girerek Şam’a yerleşmiş ve H. 32 sene­sinde Humuş’ta ölmüştür. Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai O’ndan rivayet etmişlerdir. Vehb b. Münebbİh, tabiun alimlerinden Ebu Abdil-lah el-Yemani’dir. O’nun, kardeşi Hemmam’dan rivayet ettiği hadisle­ri, Buhari ve Müslim tahric etmişlerdir. Güvenilir, dürüst ve (fakat) İs-raili kaynaklardan çokça rivayet eden biridir. Muhammed b. İshak b. Ye-sar ise, Medineli azadlılardan Ebubekr el-Mahremi’dİr. Bazılarına göre güvenilir, bazılarına göre ise değildir. İbn Teymiyye bu ünlülerden söz ederken, onların güvenilirlikleri veya rivayetlerinin reddedileceği husu­suna temas etmemiş, ancak onların naklettikleri İsraili haberlerde -hadis­te emredildiği gibi- tevakkuf etmemiz zaruretine işaret etmekle yetinmiş­tir. Alimlerimizin belirttikleri ve ileriki sayfalarda bizzat Şeyhülislam’in da açıklayacağı gibi bu tavakuf; bizim şeriatımızca herhangi bir açıkla­ma yapılmayan ve batıl olduğuna dair de bir delil bulunmayan İsraili ri­vayetlerdedir. Sözkonusu tevkkufta, onlann rivayetlerinin doğruluğunu eleştirmek değil, fakat, bazı şartlan taşımamaları halinde bunların muh­tevalarını tenkid vardır. Halbuki bazı araştırmacılar, öyle gözüküyor ki, îbn Teymiyye’nin bu sözü üzerine, vmıiı$ bazı hükümler kurmuşlardır. Bkz. Tehzibü’t-Tehzib VIII, 438; Mı.:mü’l-İ’tidal IV, 352; III, 468, Tefsiru’l-MenarI,9,Zehebi, et-Tefsı: vç’i-Müfessirunl, 191.
[69] İmam Ahmed ve Ebu Davud, Ebu Nemle el-Ensari’den Rasulul-lah’ın (s.a.v.) şu hadisini rivayet ederler: “Kitap Ehli’nin size anlattık’ lanın tasdik etmeyin, tekzip de etmeyin! Allah’a, kitaplarına ve pey­gamberlerine iman ettik deyin o kadar. Böylece, onların size anlat­tıkları hak ise yalanlamamış, batıl ise doğrulamamış olursunuz.” Buhari’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste ise Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: (‘EhI-i Kitabı ne tasdik eden, ne tekzip. Biz Allah’a ve bize indirilene inandık deyin.” Abdullah b. Mes’ud demiştir ki: “Kitap Ehline birşey sormayın. Çünkü onlar, kendilerini saptırdılar; si­zi hiçbir zaman dağruya ulaştırmazlar. Yoksa size ya doğruyu söylerler, onlan yalanlarsınız; ya da batılı söylerler, onları doğrularsınız.” Bunu Ha­fız el-Heysemi tahric etmiş ve şöyle demiştir: “Bunu Taberani el-Mu’ce-mi’1-Kebiri’nde rivayet etmiş olup ravileri güvenilir kimselerdir.” Bkz. MüsnedlV, 136; es-Sünen III-433; Fethu’1-Bari V, 323, VIII, 138,442; VI, 388; Mecmeu’z-Zevaid I, 192.
[70] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 48-51.
[71] Rasulullah’ın (s.a.v.) savaşları.
[72] Destanlar, Kahramanlık olayları, fitne ve kargaşalar.
[73] Birçoklannca nakledilen bu rivayetteki asi kelimesi, bazıların­ca, Şeyhü’l-İslam’ın ilk naklettiği rivayette geçen isnad anlamında anh-şılırken, bazılarınca, îmanı Ahmed’in bu sözü bizzat tefsir, melahim ve megazi kitaplarına yönelik telakki edilmiştir. Hatib el-Bağdadi şöyle der: “İmam Ahmed’in sözü, bizzat bu üç konuda yazılmış kitapları hedef almaktadır ki, nakledinlerinin adelet sahibi olmamaları ve kıssacılar ta­rafından birçok ilavelerin yapılmış bulunması sebebi ile, bu kitaplara iti-mad edilemez. Nitekim İmam Ahmed, Kelbi’nin tefsiri hakkında: ‘başın­dan sonuna kadar yalandır, bakmak haramdır’ demiştir. Suyuti’nin dedi­ğine göre, İmam Ahmed’in ashabından muhakkik alimler demişlerdir ki: “O, bunların çoğunun muttasıl sahih senedlerinin olmadığını kasdet-miştir.” Çağımızda bazı araştırmacılar, İmam Ahmed’in bu sözünü yan­lış anlamaktadır. Bkz. el-İtkan II, 304; Fütteni, Tezkiratü’l-Mevzuat 82; İbnü’d-Deyyiba’, Temyİzü’t-Tayyib mine’l-Habis 198; Ahmed Emin, Du-iia’I-İslam II, 141.
[74] Ebu Abdillah Urve b. Zübeyr b. Avvm el-esedi. Annesi Es-ma’dır. Rasulullah’m (s.a.v.) hayatı hakkında ilk eser yazanlardandır. Muhtemelen, ilk siyer yazan O’dur. Hilyetii’l-Evliya II, 176, Vefeyatii’l-A’yanl, 316.
[75] Ebu Amir b. Şurahbil eş-Şa’bi el-Himyeri (Ö. 103). Kuvvetli ha-fızasıyla ün yapmış bir ravidir. Tabiun’dandır. Bkz. İbn Hacer, Tehzibü’t-TehzibV,56.
[76] Ebubekr Muhammed b. Müslim b. Abdillah b. Şihab ez-Zühri (Ö. 124). Tabiilerin büyüklerinden olup, ilk hadis tedvin edenlerdendir. Ve-feyatü’l-A’yan I, 451, Tehzibü’t-Tehzib IX, 455.
[77] Musa b. Ukbe, Zübeyr ailesinin azadlılanndandır. el-Megazi ad­lı bir kitabı vardır. İmam Ahmed: “İbn Ukbe’nin meğazi’sine iyi sahip ol­un. Çünkü O govenilir’dir” demiştir. Bkz. Tehzibü’t-Tehzib X, 360.
[78] Ebubekr eİ-Mahremi Muhammed b. İshak b. Yesar (Ö. 150). Me-dinelilerin azadlılarmdan olup, en eski tarihçi ve siyer yazarlarındandır. Şii ve kaderi fikirlere sahip olmakla itham edilmiştir. Sahih olan görüşe göre güvenilir bir ravidir. Bkz. Takribü’t-Tehzib II, 144; Mizanü’1-İ’ti-dal II, 468.
[79] Hicri 194’te vefat etmiştir. îyi bir hadis rivayet edicisidir. A’meş ve Hişam b. Urve’den rivayet etmiştir. Kendisinden, oğlu Said ve İmam Ahmed rivayet etmişlerdir. Yahya b. Main ve daha başkalarınca güveni­lir kabul edilmiştir. Bkz. Mizanü’l-İ’tidal, IV, 380; Takribü’t-Tehzib II, 348.
[80] Ebü’l-Abbas ed-Dimeşki (Ö. 195). Ümeyye oğullarının azadh-lanndandır. es-Sünen ve el-Meğazi’si, tarih ve hadise dair yazmış oldu­ğu birçok eserleri arasındadır, imam Ahmed: “Şamlılar içerisinde O ‘nun kadar akılh.birişi görmedim” demiştir. Bunun gibi, birçok alim kendisi­ni övmüştür. Bkz. Tehzibü’t-Tehzib XI, 151; Mizanü’l-İ’tidal, IV, 347.
[81] Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer b. Vakid el-Eslami (Ö. 207). Geniş ilmine rağmen rivayetine itibar edilmeyen biri olduğu söylenmiştir. Megazi, siyer ve fetihler konusunu, hadis ve fıkıhta alimlerin çeşitli görüş­lerini bilen bir alimdi. Bkz. el-Fihrist 144; Takribü’t-Tehzib II, 194.
[82] Ebu tshak İbrahim b. Muhammed el-Haris el-Fizari (Ö. 188). Ev-zai’nin ashabından ve çağdaşlarındandır. Hudud boylarındaki mücahid-leri eğiten ve onlara Sünneti Öğreten bir alimdir. Kitabü’s-Siyer fi’l-Ah-bar ve’I-Ahdas, O’hun eserlerindendir. Bkz. İbnü’n-Nedim, el-Fihrist 135; Tehzibü’t-Tehzibl, 153.
[83] Ebu Amr Abdurrahman b. Amr b. Yahmud el-Evzai (Ö. 157). Şamlıların imamıdır. Zühri ve Ata’dan dinlemiş, Sevri kendisinden riva­yet etmiş, Abdullah b. Mübarek ve birçokları kendisinden ilim almışlar­dır. Hayatı ve menkıbeleri için bkz. Mehasinu’l-Mesai fi M5nakıbİ’î-Ev-zai, Emir Şekib Arslan neşri 25 vd. Rahmetli Emir Şekib Arslan’ın ya-zannı tesbit edemediği bu eserin yazan, Ahmed b. Muhammed b. Ahmed Zeyd el-Hanbeli ed-Dımeşki (Ö. 87O)tir.
[84] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 51-53.
[85] İbn Abbas (68), Mücahid b. Cebr el-Mekki (104), Ata b. Ebi Ra-bah el-Mekki el-Kureş; (114), Mekkelilerin azadhlanndandır; Ebu Ab-dillah İkrime el-Berbei cl-Medeni (104), Ebu Abdirrahman Tavus b. Key-san el-Yemani el-Him; eri (Î06), Ebu’ş-Şa’sa Cabir b. Zeyd el-Ezdi el-Cufi (93), Ebu Muhamited Said b. Cüteyr (49 yaşında Haccac tarafın­dan 95 h. de ölüme mahkum edilmiştir.)
[86] Ebu Abdirrahman Abdullah b. Mes’ud el-Hüzeli, ilk müslü-manlardandır. Rasulullah’tan (s.a.v.) hiç ayrılmamıştır. Kendisiyle bir­likte olan en meşhur tabiiler şunlardır Alkame b. Kays (61), Mesruk b. Abdirrahman (63)-el-Esved b. Yezid en-Nehai (64), Hicri 32 senesinde vefat etmiştir.
[87] Tefsirde Medine ekolünün direği, Übey b. Ka’b el-Ensari el-Haz-reci ‘dir. Ömer’in (r.a.) hilafeti zamanında vefat etmiştir. Medine tefsir eko­lünün en ünlü tabiileri, Ömer’in (r.a.) azadlısı Ebu Abdillah Zeyd b. Eşlem el-Adevi (136) ile Ebu’l-Aliye Muhammed b. Ka’b el-Kurazi’dir. Zeyd b. Eşlem, Übey b. Ka’b’m Ebu’l-Aliye’den daha meşhur talebesi ol­sa gerektir. Zeyd b. Eslem’in, bazılarınca zayıf kabul edilen oğlu Abdur­rahman’in vefatı H. 182’dir. Güvenilir bir ravi olan Abdullah b. Vehbel-Kureşi, Kureyş’in azadhsı olup 197’de vefat etmiştir. Hicret yurdunun imamı olan İmam Malik b. jnes ise, 179’da vefat etmiştir.
[88] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 53-54.
[89] Mürsel hadisin meşhur tarifi şudur: Tabiunun, başkasından işit­tiği halde, RasuluHah’a (s.a.v.) izafe ederek naklettiği hadistir. Başka bir deyişle, senedinden sahem nin düştüğü hadistir. Mesela, Nafi’in: “Rasu-lullah (s a.v.) buyurdu ki…” şeklinde rivayet ettiği hadisler böyledir. Mürsel hadisin hüccet kabul edilip edilmeyeceği konusunda, alimlerin çe­şitli görüşleri vardır, ökz. San’ani, Tavzihu’l-Efkar I, 283; Kasimi, Ka-vaidü’t-Tahriıs, 133-136.
[90] İbn İshak’a göre, Utbe b. Rabia b. Abdişems’i öldüren, Ubeyde b. Haris el-Muttalib’dir. ibn Hişam ise, Utbe’yi. Ubeyde, Hamza ve Ali’nin birlikte öldürdüklerini söyler. İbn İshak, Şeybe b. Rabia’yı Ham-zab. Abdil Muttalib’in, Velid b. Utbe b. Rabia’yı Ali b. Ebi Talib’in öl­dürdüğünü yazar. Bkz. İbn Hişam, es-Sira II, 357 (M. Abdülharaİd’in tah-kikli neşri).
[91] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 54-56.
[92] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 56.
[93] Ebu Salih es-Semman ez-Zeyyat el-Medeni Zekvan b. Abdillah (203/207), sağlam ve güvenilir bir ravi olup, Iraklılar kendisinden riva­yet etmişlerdir. Ebu Hazim Abdurrahman b. HümÜz el-A’rec (117), ge­niş ilmi olan güvenilir bir alimdir. Süleyman b. Yesar el-Hilali el-Mede-ni (107), bol hadis bilgisine sahip, fakih, fazıl ve sika’dır.
[94] Muhammed b. Şirin el-Ensari el-Basri Ebu Bekr b. Ebi Umre (110), sağlam, güvenilir, abid, kıymeti büyük, mana ile hadis rivayetini kabul etmeyen bir tabiidir. Kasim b. Muhammed b. Ebibekr es-Sıddık et-Teymi (106), hakkında Eyyub’un: “Ondan daha üstününü görmedim” de­diği, Medine fukarasından güvenilir bir alimdir.
Ebu Muhammed Said b. el-Müseyyib el-Mahzumi el-Kureşi (94), ta-biiler’in ulusu, büyük fukahadan, hüccet kabul edilen alimlerdendir. Ri­vayet ettiği mürseller’in, en sahih mürseller olduğunda alimler ittifak et­mişlerdir. Ubeyde b. Amr es-Selmani (72), Allah Rasulü’nün vefatından iki sene önce Yemen’de müslüman olmuş. Fakat O’nu görememiştir. Fa­kih, muhaddis ve kaza (yargı) da çok mahirdi.
Alkame b. Kaysb. Abdillah en-Nehai el-Kufi (62), sika ve hüccet bir fakih ve abid’tir.
Yezid b. Kays el-Esved en-Nehai (75), çağında Kufe’nin alimi olup, hüccet ve hafızdır.
[95] Urve, Şa’bi ve Zühri için 84, 85,86, dipnotlara bakınız. Ebu’1-Hat-tab Katade b. Diame es-Sedusi el-Basri (118), müfessir, muhaddis ve dilci­dir. Anadan doğma görmez’di. İmam Ahmed demiştir ki: “Basra’nın en bü­yük hadis hafızı Katade’dir.” Ebu Abdillah Süfyan b. Said b. Mesruk es-Sev-ri (163), hadiste mü’minlerin imamı, ilim ve takvada zamanının ulusu idî.
[96] İmam Zühri, hadisteki yeri, kuvvetli hafızası ve geniş bilgisi hak­kında derin ve geniş bir araştırma için bkz. Pro. Dr. Mustafa Sibai, es-Sün-nelü ve Mekanetüha fi’î-Teşrii’ İslami, 386 vd.
[97] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 56-58.
[98] Buhari, Cabir b. Abdillah’tan şunu rivayet eder. “Yolculuk yap­makta olduğum deve çok yorgun ve ağırcanlı idi. Derken yanıma Allah’ın Rasulii gelerek devem için dua etti ve çok iyi yürümeğe başladı. Rasulul-lah (s.a.v.): “Bunu bana bir ukiyye altına sat” buyurdu. Ben: ‘Olmaz’ de­dim. O tekrar etti; ben de,üzerindeki yükü Medine’ye evime kadar götür­me şartıyla sattım. Parasını ödedi ve ben ayrıldım. Giderken arkamdan de­veyi yollayarak: ‘Deveni de al; o da senin olsun’ buyurdu. Bu hadis, Bu­hari ve diğer kaynaklarda çeşitli birçok tariklerle rivayet edilmiştir.
Ayrıntılara dair bazı farklılıkları ve yukarıda Şeyhülislam’in da işa­ret ettiği fiat farklılığını Buhari, sözkonusu rivayetin sonunda açıklamış­tır. (Bkz. Kitabü’ş-Şürut). İbn Hacer hadisle ilgili birçok değerli görüş ve nakiller serdetmiştir. İbn Hacer, fiatm miktarı konusunda Buhari’nin de tercih ettiği, ekseriyetin rivayeti olan bir ukıyye’yi tercih etmiştir. el-İs-maili der ki: “Ravİlerin, semen’in miktarındaki ihtilaflarının, hadise bir zararı yoktur. Çünkü hadisin ele aldığı ana mesele, Rasulullah’ın (s.a.v.) cömertliği, tevazuu, ashabınaşefkati, duasının bereketi vb. konulardır. Ra-vüerden bazılarının, semenin miktarı konusundaki vehim (yamlma)lerin-den, hadisin aslının zayıf sayılması lazım gelemez!” Sözkonusu rivayet­lerle ilgili olarak Kadi Iyad’ın tahkiki de şudur ki: “Fidda (gümüş) ifa­desi, akdin vukuunda esas alınan para birimini bildirir; yahutta aksi­dir.” Bkz. Fethu’1-Bari I, 346; İbn Hişam, es-Sira III, 217.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 58.
[99] İmam Gazzali şöyle der: “Ümmetin hata üzerinde birleşmeyece-ğini ifade eden, birbirini destekler tarzdaki bu rivayetler, çeşitli lafızlarla Rasulullah’tan (s.a.v.) gelmiştir. Ömer (r.a.), İbn Mes’ud, Ebu Said el-Hud-ri, Enes, İbn Ömer, Ebu Hureyre, Huzeyfe b. Yeman ve daha nice güveni­lir ve muteber sahabilerin dilinden, Rasulullah’ın (s.a.v.) şu sözlerine benzer hadisler meşhur olmuştur. “Ümmetim delalet üzere birleşmez.” “Allah ümmetimi delalet üzerinde birleştirmez” “Allah Teala’dan ümmetimi delalet üzere birleştirmemesini istedim; bana bunu lütfet­ti*’ gibi… El Mustasfa I, III. Muhakkik Ahmed Şakir Merhum der ki: “Muhakkik hadis alimleri ve onlara basiretle tabi olan alimlere göre, şüp­he götürmez bir hakikattir ki, Buhari ve Müslim’deki bütün hadisler sahih­tir. Bu hadislerden hiçbirinde zayıflık ve çürüklük yoktur. Darakutni ve di­ğer bazı hadis hafızlarının eliştirdikleri bir kısım hadislere gelince, onlar bu hadislerin Buhari ve Müslim’in kitaplarında benimsedikleri en yüksek sıhhat derecesine ulaşmadığını ifade etmek istemişlerdir.” (İbn Kesir’in ih­tisara ulumi’l-Hadis adlı kitabına düştüğü dipnottan; s. 22.)
[100] Tevatür derecesine ulaşmayan bir habere- mesela beş veya altı-kişi tarafından rivayet edilse dahi- haber-i vahid (tek kişinin haberi) de­nilir. Buna göre Rasulullah’tan (s.a.v.) rivayet edilen hadislerin çoğu ha­ber-i vahid’tir. Haber-İVahid’in ameli vacip kıldığında ve Allah Te-ala’nın bizi, haber-i vahidin kesin ilim ifade edip etmediğinde ihtilaf et­mişlerdir. Hanefi ve Şafii mezhebiyle Malikilerin cumhuru, Mutezile ve Haricilerin tamamı, haber-i vahidin kesin ilim ifade etmeyeceği görüşün­dedirler. Selef, hadis ehli, Hanbelilerin cumhuru, Zahiriler ve İmam Malik’e göre ise, haber-i vahid kesinlik ifade eder ve kafi bilgi ortaya kor. İmam ibn Hazım der ki: “Adil bir kişinin yine kendisi gibi adil kişiler va­sıtasıyla Rasulullah’tan (s.a.v.) rivayet ettiği haber, hem ilim hem haber gerektirir.” konuyla ilgili birçok delilleri olan Zahiriler demektedirler ki: “Allah Teala, bilmediğimiz bir şeyi kendi zatına nisbet etmemizi bize ya­saklamış ve tek kişinin haberiyle (Rasulullah’ın tebliğiyle) bizi mükel­lef kılmıştır. Bu durum, tek kişinin haberinin zan değil ilim ifade ettiği­ne delildir?” Hafız îbn Kesir, Buharı ve Müslim’deki hadislerin doğru­luk ve kesinliği konusunda bir kısım alimlerin görüşlerine de temas ed­erek bilgi verirken, bizzat kendisinin de ifade ettiği gibi-Üstadı İbn Tey-miyye’nin burada söylediklerini içerik olarak nakletmiştir. Böylece ibn Kesir, öyle gözüküyor ki, “Haber-i Vahidin ilim ifade etmesi, kendisiy­le amel ediliyor olması yanında, ümmet tarafından tasdik edilerek benim­senmiş olmasına da bağlıdır” görüşündedir. O’na göre, Buharı ve Müs­lim’deki bütün hadisler, hem ilim, hem amel ifade eder. Fakat İbn Tey-miyye’nin ibaresi, göründüğü kadarıyla, İmam îbn Hazm’ın görüşüne işaret etmektedir. Şeyh Ahmed Şakir şöyle der: “Sahih delillerin tercih ettiği gerçek, ibmHazm ve O’nun gibi düşünenlerin şu görüşüdür: Sahih hadis, ister Buhari ve Müslim’de olsun, ister başka bir kitapta olsun, kesin ilim ifade eder. Bu yakini (kesin) ilim, burhani-nazari (burhan teşkil eden akli ve istidlali) bilgidir. Bkz. ebu’l-Huseyn el-Basri, el-Mu’temed 566-570; Gazzali, el-Mustasfa I, 93-95; ibn Hazm, el-İhkam an Usuli’î-Ahkam I 107 vd; îbn Kesir, İhtişam ulumi’l-Hadis, Ahmed Şakir’in Tahkikli neşri 23-25; Şeyh Ali Hasbullah, usuIü’t-Teşrii’I-İsIami, 40-45.
[101] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 59-61.
[102] İtibar, bir ravinin hadisinin, başka bir ravi tarafından aynı şeyh’ten rivayet edilip edilmediğini araştırmaktır. Araştırmada, hadisin başka bir ravi tarafından rivayet edildiği tesbit edilmezse, o zaman mütabaat’ın olup olmadığına bakılır. Yani, isnad zincirinin sonuna kadar gidilmek suretiyle bu hadisin, ravinin şeyhinin şeyhinin… şeyhinden ri­vayet edilip edilmediği araştırılır. Buna mütabaat denilir. Şayet hadisin bu şekilde başka bir ravi tarafından rivayet edildiği de tesbit edilmezse,
bu defa o manada başka bir hadisin var olup olmadığına bakılır. Buna Şahid denir. Bu da bulunmazsa, o zaman hadis ferd hadistir. Bkz. Suyu-ti, Tedrîbu’r-Ravi 153-154. Hafız ibn Kesir demiştir ki, Şevahid ve Mütabaai konusunda, orta zayıflıktaki ravüerden geien rivayete müsama­ha edilir. Ancak usulde bu mesamahaya gidilmez. Nitekim, Sahihayn ve diğer hadis kitaplarında böyle olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Darakut-ni, bazı zayıf raviler hakkında: “İtibara elverişlidir” ve “İtibara elveriş­li değildir” gibi sözler söyler. İbn Kesir, İhtisara Ulumi’l-Hadis, 52.
[103] İbn Lehia’mn hem tenkidihem de takdiri konusunda birçok söz­ler mevcuttur. Zehebi O’nu: “Mısır’ın kadısı ve alimi” olarak anlatmış­tır. Öyle gözüküyor ki, îbn Lehia hakkında fbn Teymiyye’nin yukarıda işaret ettiği ve İmam Ahmed’in sahip olduğu kanaati kabul etmek gerekecektir. İmam Ahmed O’nun hakkında şöyle demiştir: “İbn Lehia’mn hadisi hüccet olmaz. Ben, O’nun hadislerinden birçoğunu itibar için yazarım; onlar birbirini takviye ederler.” Şeyh Ahmed Şakir Merhum: “Meşhur sika ve hafızlarca rivayet edildiği zaman biz İbn Lehia’nm hadislerini kabul ederiz” derken, öyle gözüküyor ki, İbn Mehdi ve İbn Hib-ban’ın görüşündedir. İbn Mehdi şöyle demiştir: “Onun hadislerini Abdul­lah b. Mübarek ve benzerleri rivayet etmişse muteber sayarım.” İbn Hibban’da: “Alimlerimiz şöyle derlerdi: “Kitapları yanmazdan önce O’ndan Abdullah b. Vehb, Abdullah b. Mübarek, Abdillah b. Yezid el-Mukri ve Abdullah b. Mesleme el-Ka’nebi gibilerin duydukları hadisler sahihtir.” İbn Lehia’mn kitapları H. I70’te yanmış, kendisi de 174’te ve­fat etmiştir. Doğıpn 66’dır. Bkz. Zehebi, MizanÜ’l-İ’tidal II, 475-483; İbn Kesir, İhtisaru Ulumİ’l-Hadis; İmam Ahmed’in Müsnedi (Şeyh Şakir’in tahkikli neşri), I 87.
[104] Ebu’l-Haris el-Leys b. Sa’d el-Fehmi, zamanında Mısırlıların imamı idi. Zehebi O’nun hakkında: “Meşhur hadis imamlarından olup si­ka ve hüccet olduğunda hiç tartışma yoktur” demiştir. H. 175’te vefat et­miştir. Bkz. Mizanü’l-İ’tidal III, 423; Tehzibü’t-Tehzib, VIII, 459.
[105] El-Hakim der ki: “Bir hadis, cerhe konu olmayan ve cerhin gir­mediği birtakım açılardan ta’lile tabi tutulur; çünkü cerhedilen ravinin ha­disi sakıt ve vahi (çürük) olduğu halde hadisin illeti, sika olan ravilerin hadislerinde çokça bulunur; sağlam (sika) raviler bazen illeti olan bir hadis rivayet ederler; fakat illetin farkına varamazlar. Böylece hadis, ma’lul ol­muş olur. İlelü’l-hadis konusunda hıfz, fehm (anlama) ve ma’rifet hüc­cet olur; başka şeyler d eğil.” Bu ilim dalının böylesine nazik oluşundan dolayıdır ki, birçok hadis alimi için hadislerdeki illet gizli kalmış, ona an­cak fevkalade mütahassıs olan tenkidçîler yol bulabilmişlerdir. O kadar ki, bu ilmin mütahassısı bazı hafızlar demişlerdir ki: “Bizlerin hadisler­deki illetlerin farkına varmamız, cahillere göre kehanettir.” Hakim, hadis­lerdeki illet çeşitlerini on madde halinde saymıştır. Bkz. Ma’rifetü ulu-mi’1-Hadis, 112-119; El-Baisü’1-Hasis (Ahmed Şakir’in tahkikli neş-ri)58-70.
[106] Rasulullah’ın (s.a.v.) izdivacıyla ilgili olarak İbn Teymiyye’nin işaret ettiği bu olayda bilinen husus, O’nun Meymune ile evlendiğinden ihramlı olmadığı ve ibn Abbas’m: “Rasulullah (s.a.v.), Meymune ile evlendiğinden ihramlı idi” rivayetinde vehmettiği (yanıldığı) yine: “Rasulullah (s.a.v.) Beyt-i Haram’a girdi, dua etti fakat namaz kılmadı” tarzındaki rivayetinde de galat (yanlışlık) yaptığıdır.
İmam Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahiplerinin İbn Abbas’tan rivayet et­tikleri şudur: “Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile İhramlı iken izdivaç et­ti” Buhari’nin rivayeti şöyledir: “Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihram-lı ilfen evlendi; ihramdan çıktıktan sonra zifafa girdi. Meymune, Şerif de­nilen yerde vefat etti” Yezid b. El-Eslem, Meymune ile ilgili şunu rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihramsızken evlendi ve ihram-sızken zifafa girdi ve Meymune Şerifte vefat etti; zifafa girdikleri çatı altında O’nu defnettik.” Bunu îmam Ahmed ve Tirmizi rivayet etmişler­dir. Müslim ve İbn Mace’nin lafızları: “Onunla ihramsızken evlendi” şek­lindedir. Ravi Yezid b. el-Eslem demiştir ki: “Meymune, benim ve İbn abbas’ın teyzesidir.” Bu Ebu Davud’un rivayetidir. Ebu Davud’un lafzı şöyledir: “Meymune demiştir ki: “Rasulullah (s.a.v.) benimle Şerifte izdivaç etti; O ve ben İhramsızdık.” Ebu Rafİ’den: “Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihramsızken izdivaç etti ve ihramsızken zifafa girdi.” Yine ondan: “Ben aralarında elçi idim” İmam Ahmed ve Tirmizi rivayet etmiş­lerdir. Hadiseye tanık ve olayda elçi olan şahıstan gelen bu son iki rivayet en doğrusudur. Çükü bu konuyu en iyi bilen odur. El Esrem der ki: “İmam Ahmed’e sordum: ebu Sevr, ‘sahih olmasına rağmen İbn Abbas’ın hadisi neden reddediliyor?’ diyor. İmam Ahmed dedi ki: “Yardım Allah’tan; İb-nü’1-Müseyyib şöyle diyor: “Bizzat Meymune, Rasulullah (s.a.v.) beni ih­ramsızken aldı” deyip dururken, İbn Abbas’ın ki vehimdir.” îbn Abdil-ber de şöyle demiştir: “Bu hususta rivayetler muhteliftir, fakat Rasulul-Iah’m (s.a.v.), Meymune’yle ihramsızken evlendiği, çeşitli tariklerle ri­vayet edilmiştir, ibn Abbas hadisi sahih olmakla beraber, O’nun tek kişi olarak yanılması, bir cemaatın yanılmasından daha olasıdır…” İbn Ab­bas’ın rivayetinin te’vili ile ilgili çok şeyler söylenmiştir. Bkz. Fethu’l-BariIX, 135; Zürkani, Muvatta Şerhi II, 272, Şevkani, Neylü’l-Evtar V, 15.
Buhari İbn Ömer’den şöyle rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) Üsame b. Zeyd, Bilal ve Osman b. Talha ile birlikte Ka’be’ye girdi, kapıyı kapattı. Bir müddet içeride kaldı. Çıkınca Bilal’e sordum: Rasulul­lah (s.a.v.) ne jiaptı?’ Bilal dedi ki: “Soluna bir direk, sağma diğer bir di­rek ve arkasına da Üç direk gelecek şekilde durdu. (O tarihte Beyt’in al­tı direği vardı) sonra namaz kıldı.” Müslim: Hacıların ve hacı olmayan­ların Ka’be’ye girmelerinin müstahab olduğu bab’mda, Bilal’den sened-leriyle şunu rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) Ka’beye girdive orada namaz kıldı”
Yine Müslim, Üsame ve İbn Abbas’tan, senediyle şöyle rivayet etmiş­tir: “Rasulullah (s.a.v.) Ka’benin muhtelif köşelerinde dua etti; fakat namaz kılmadı.” Nevevi: “Hadis ehli, Bilal’in rivayetini kabulde icma et­mişlerdir; zira o rivayet bir husus isbat edicidir ve daha fazla bilgi ihtiva etmektedir. Dolayısıyla tercihi gerekir” demiş ve: “Rasulullah’tan (s.a.v.) uzak ve meşgul bulunması ve Rasulullah’ın (s.a.v.) kıldığı namazı, kısa olması sebebiyle farketmemiş olması” gibi gerekçelerle, Üsame’nin ri­vayetini kabul etmeyerek, “Üsame’nin, kendi kanaatiyle amel etmiş ol­ması mümkündür” demiştir, ibn Abbas ise zaten Rasulullah (s.a.v.) ile be­raber Ka’benin içindedeğildi. Bkz. Fethu’1-Bari 1,458; Nevevi, Müslim Şerhi IX, 82; Zürkani, Muvatta Şerhi II, 352.
[107] Buhari ve Müslim, Enes’den (r.a.) şöyle rivayet etmişlerdir: “Rasulullah (s.a.v.) umrelerini, veda haccmdaki hariç hep Zilkade ayların­da yapmıştır. Bunlar: Hudeybiye yılı, müteakip sene, Huneyn ganimet­lerini taksim ettiği Ci’rane’de bulunduğu sene ve Veda Haccryla be­raber yaptığı umrelerdir.” ibn Mace, sahih bir isnadla Aişe’den (r.a.) şunu rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) ancak Zilkade’de umre yaptı.” İki ha­disin birbirine uygunluğu ortadadır. Çünkü bu son hadiste Aişe (r.a.) Rasulullah’ın (s.a.v.) veda haccı yılı Zilhicce ayında yaptığı umresini say­mamıştır. Buhari de mezkurdur ki, Aişe (r.a.) îbn Ömer’in: “Rasulullah {s.a.v.) biri Recep ayında olmak üzere dört umre yaptı” dediğini duyun­ca: “Allah O’nun iyiliğini versin; bütün umrelerinde Allah’ın Rasulü’yle beraber bulunduğu halde nasıl böyle söyler! Rasulullah’ın (s.a.v.) Recep ayında hiç umresi yoktur. Şayet Recep’te de umre yapmışsa, o takdirde bu sayı beşe çıkar. Umrelerinin bazısının Recep’te, bazısının Zilkade’de olduğu ihtimali üzerinde durulacak olsa, bu da vaki değildir. Vaki olan, Enes, İbn Abbas ve Aişe’nin (r.a.) dedikleri gibi, Rasulullah’ın (s.a.v.), umrelerini Zilkade’de yaptığıdır. Bkz. Fethu’1-Bari II, 473; Nevevi, Müslim Şerhi VIII, 234; ibn Mace, S. 999, Şevkani, Neylü’l-Evtar IV, 314.
[108] Temettü': Hac aylarında, umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmak ve bilahare aynı yıl hac için ihrama girmektir. Selef ıstılahında İse temet­tü, hac ve umre için birlikte ihrama girmek demek olan kıran için kul­lanılır.
Rasulullah’ın (s.a.v.) haccinın, temettü mu, kıran mı, yoksa ifrad mı olduğunda ihtilaf edilmiştir. Bu konuda muhtelif hadisler vardır. Bunları Îbnü’l-Münzir, İbn Hazm ve Şeyhülislam, hassas bir şekilde te’lif etmişlerdir.
Buharı, Mervan b. Hakem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Hacda Osman ve Ali’ye şahid oldum. Osman, temettu’dan ve hac ile umrenin bir­leştirilmesinden nehy ederdi. Ali’yi: ‘Lebbeyk bi haccin ve umretin’ diyerek hac ve umre için ihrama girdiğini görünce: “Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetini, bir kimsenin sözüyle bırakacak değilim” demiştir. Müslim ‘de ise, Abdullah b. Şakik’in şu sözü rivayet edilmiştir: “Osman mlit’a (hacc-ı temettu)dan nehyeder, Ali ise emrederdi. Osman Ali’ye bir söz söylemiş, Ali de şöyle demişti: “Ben Rasıılullah (s.a.v.) ile beraber temettü yaptığımızı biliyorum” Osman ise: “Evet ama, o vakit emniyet­te değildik” demiştir.” Nevevi şöyle der: “Galiba Osman (r.a.) emniyet içinde değildik” sözüyle, Mekke fethinden önce hicri yedinci yıldaki um-retü’l-kaza’yı kasdetmiş olsa gerekir. Halbuki o yıl, hakikatte temettü ol­mayıp, yalnızca umre yapılmıştır…” Hafız Ibn Hacer demiştir ki: Bu, şaz bir rivayettir. Hadisi Mervan b. Hakem ve Said b. MÜseyyib rivayet et­mişlerdir; bu ikisi Abdullah b. Şakik’tcn daha alimdirler. Onlar böyle bir Şey dememişlerdir. Temettü ancak veda haccında olmuştur. İbn Mes’ud, Sahihayn’da sabit olduğu üzere şöyle demiştir: “İnsanların erişebilecek­leri güvene sahiptik”. Osman’ın Ali’ye söylediği sözün izahıyla ilgiii da­ha bir takım görüşler vardır. Bkz. Fethu’l-BariIII, 331, Nevevi, Müslim Şerhi VIII, 202, Şevkani, Neylü’l-Evtar IV, 325.
[109] îbn Teymiyye’nin işaretle bulunduğu Ebu Hureyre’den rivayet edilen: Çenetle Cehennemin tartışmasıyla ilgili rivayetin tariki şudur: Ubeydullah b. Sa d, Ya’kub, Babası, Salih b. Keysan, A’rec, Ebu Hurey-re. Bu tarikin rivayetinde şöyle denilmektedir: “Allah Teala Cennet’e: “Sen benim rahmet imsin” Cehenneme de: ‘Sen benim azabımsın; dilediğime seninle azab ederim. Her ikinize de dolacaklar var’ der. Cen-net’e gelince, Allah Teala yarattıklarında hiçkimseye haksızlık etmez. Allah dilediklerini de Cehennemlik olarak halkeder; onlar da oraya girer ler. Cehennem ogün der ki: ‘Daha var mı?’ Bunu üç kez tekrarlar. Nihayet Allah oraya ayağım koyunca Cehennem dolar ve büzülür, ‘artık yeter, yeter!’ der.” Buhari de, yine Ebu Hureyre’den başka bir tarikle şunu ri­vayet eder: “Cehennem doymak bilmez. Nihayet Rahman ayağını koyun­ca, ‘yeter, yeter” der. O vakit dolar ve büzülür. Allah, yaratıklarından hiç kimseye zulmetmez. Allah Teala Cennet için yeniden yaratıklar hal-keder.” Ve bu anlamda daha başka tarikler vardır ki yukarıdaki rivayetin anlamından farklıdır. Ebu’l-Hasen el-Kabisi der ki: “Bu hususta bilinen şey, Allah’ın Cennet için yeniden kullar halkedeceği ve Cehenneme de ayağını koyacağıdır. Yukardaki rivayet hariç, bu konuda, Allah’ın cehen­nem için yemden yaratıklar halkedeceğine dair hiçbir hadis bilmiyorum.”
Hafız İbn Hacer şunu kaydeder: Hadis imamlarından bir cemaat şöy­le söylemişlerdir: “Hadisin bu kısmı maklub’tur” tbn Kayyım, bu rivayetin kesinlikle galat olduğunu söyler. O, hocası tbn Teymiyye’nin buradaki açıklamasını görmüş veya bunu Ondan bizzat duymuş olsa gerektir. C, Allah Teala’nm, Cehennemin îblis ve ona tabi olanlarca doldurulacağını haber vermesini delil gösterir. îbn Haccr: “aynı şekilde Şeyhimiz B tilkini de bu rivayeti reddetmiş ve “Rabbİn kimseye zulmetmez* ayetini delil göstermiştir” der.
Rivayetlerde geçen ayak(kadem) sözüne gelince, selefin bu ve ben­zeri konulardaki metodları malumdur, tbn Hacer’in de dediği gibi: “Ol­duğu gibi kabul edilir, te’vüegidilmez. Bunun, Allah Teala hakkında bir eksiklik teşkil etmeyeceğine inanırız.” Buna: “Tefviz meat’tenzih: Hem Allah’ı şanına layık olmayan sıfatlardan tenzih, hem de bu kabil şeyleri olduğu gibi kabul edip mahiyetlerini Allah’a havale etme prensibi denir. Şöyle te’vil edenler olmuştur: “Maksat, Cehennemin aşağılanmasıdır, çün­kü o ileri gidip daha fazla günahkar isteyince, Allah Onu aşağılamış ve ayağının altına almıştır. Yani kasdedilen, gerçekten ayak değildir. Arap, uzuv isimlerini darb-ı mesel olarak kullanır ama bunlarla bizzat o uzuv­ları kasdetmez. Mesela: “Rağıme enfuhu: Burnu sürtülsün (zelil ve per­işan olsun) ve “Sukıta fi yedihi: Pişman oldu” gibi.
İbn Hibban Sahih’inde şöyle demiştir: “Bu temsil-i mücaveret şek­linde söylenmiş haberlerdendir ki, kıyamet günü Cehenneme, asiüm-metler ve içinde niha; et Rab Teala, oraya sözkonusu yerleri atınca dola­cak. Arap, Kadem (ayık) kelimesini mevdı’ (yer) anlamında kullanır. Mesela: “İnne lehimi ,’ademe sıdkin” ayetinde olduğu gibi ki, “İnne lehum mevdia sıdkın: Onlar için (Rableri katında) sidk makamı var­dır.” (Yunus: 10/2) anlamındadır. “Bkz. Cethu’l-Bari VIII, 442; XIII, 372; XI, 350.
[110] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 61-67.
[111] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 68.
[112] Hadis alimleri, mevzu hadisleri anlatırlarken, zındıklar, heva eh­li vb. hadis uydırucularınır, kısımlarını beyan etmişler, tergib (sevaba teş­vik) ve Udıib (azaltan ku;kutma)e dair hadis uydurmanın caiz olduğu gö­rüşünde olan Kerramiye gibi bazılarınca yapılan bir tür özel uydurma çe­şidinden bahsetmişler ve bunlar içinde en zararlıları olarak: “Kendi zan-lannca /.İlah rızası için hadis uyduran zahid zümreyi’ saymışlardır.
Fezail konusunda müfrid zümreler-mesela Rafıziler- sayılamayacak kadar çok hadis uydurmuşlardır. O kadar ki, ravinin Rafızi (Müfrit Şii) ve hadisin de Ehl-i Beyt’in faziletlerine dair olması, muhaddislercî uy­durma hadis alametlerinden sayılmıştır.
İbn Hacer, “zayıf ve mevzu hadisler vadisi” diye adlandırdığı fezail ko­nusunda şunları söyler: “Rafızilerin Ehl-i Beytin faziletleriyle ilgili uydur­duktan hadislerin haddi hesabı yoktur. Bunlara karşı Ehl-i Sünnet’in ca­hilleri de, Muaviye ve Şeyheyn (Ebu Bekr ve Ömer’in) faziletlerine dair hadis uydurmuşlardır. Halbuki Ebubekr ve Ömer’i Allah, böylesi rivayet­lerden müstağni ve mertebelerini bu kabul uydurma faziletlerden üstün kıl­mıştır.” Bkz. Tedribü’r-Ravi, 78-187; İbn Kesir, İhtisaru Ulumi’l-Hadis, 88 vd; İbn Hacer, Lisanü’l-Mizan, 1-13. Bid’at ehlinin rivayetleri konusun­da alimlerin görüşleri için bkz.Tedribu’r-Ravi, 216.
[113] Aşura günü ve namazıyla ilgili birçok uydurma hadis vardır. Hep­si de ürpertici ölçüsüzlüklerle doludur. Bkz. İbnü’l-Kayyim, el-Menar, 17; el-Kinani, Tenzihu’ş-Şeria II, 89; Suyuti, el-Lealiu’i-Masnua 11,54.
Yine Aşura günü veya günlerindeki iki veya daha çok rekat namaz kılınması hakkında da mevzu çok hadis vardır. Bkz. el-Lealiu’1-Masnua II, 53 vd. Tenzihu’ş-Şeria II, 95 vd.
İbnü’l-Kayyim şöyle der: “Mevzu hadisler üzerinde bir bulanıklık, tu­tukluk ve ürpertici ölçüsüzlükler hakimdir ki, uydurma olduklarını ve Ra-sulullah’a (s.a.v.) isnad edildiklerini ilan ederler. Mesela, “Kim şu kadar kuşluk namazı kılarsa, o kimseye yetmiş peygamber sevabı verilir” sö­zünde görüldüğü gibi! Bunu uyduran pis yalancı, sanki, peygamber ol­mayan birinin, Nuh’un (a.s.) ömrü kadar namaz kılsa dahi tek bir nebi se vabına ulaşamayacağını bilmiyor!” El-Menar, 19.
[114] Bu hadis, Übey b. Ka’b’tan merfu olarak rivayet edilmiştir! Ne-vevi der ki: “Übey b. Ka’b’tan, sure sure Kur’an’ın faziletleri hakkında rivayet edilen hadis de mevzudur. Kitaplarına bu hadisi alan müfessirler hata etmişlerdir. İbnü’I-Mübarek, bu hadis hakkında: “Sanırım bunu zındıklar uydurmuşlardır.” Bkz. Tedribu’r-Ravi, 188; el-Lealİü’1-Masnua I, 227; el-İtkan II, 263.
Bununla birlikte, genel olarak Kur’an’ın faziletleri ve belli bazı su­re ve ayetlerin faziletleri hakkındaki hadisler, sahih hadis mecmuaların­da vardır. Uydurma oian birinci kısımla ilgili olarak, birçok alim müs­takil eserler yazmış, yine müfessirlerin çoğu kitaplarında ikinci türden bir­çok (sahih) hadis nakletmişlerdir. İbn Teymiyye’nin söylediği, şüphesiz bizzai (uydurma olan) sözkonusu hadisle alakalıdır. Bkz. İtkan II, 256-263; îbnü’I-Kayyim, el-Menar, 42.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 68-69.
[115] Ebu İshak Ahmed b. Muhammed en-Neysaburi es-Sa’lebi, 427’de vefat etmiştir.
Ali b. Ahmed en-Neysaburi el-Vahidi, tefsirde Sa’lebi’nin talebesidir. Esbabü’n-Nüzul adlı eserin ve el-Basit, el-Veciz ve el-Vasit adında üç tefsirin yazarıdır. Edebiyat alanında da birtakım eserler yazmıştır. Ve­fatı H. 468’dir.
El-Hüseyn b. Mes’ud b. Muhammed el-Ferra el-Bağavi, fakih, mu-haddis ve müfessirdir. Vefatı 510’dur. Mealimü’t-Tenzil adındaki tefsi­ri meşhurdur vebasılmıştır.
Vahidi’nin tefsirlerinden sadece el-Veciz’i basılmıştır. Sa’lebi’nin el-Keşfu ve’1-Bayan adındaki tefsirinin ise, Kahire’de Daru’l-Kutubi’l-Mısriyye ve el-Mektebetü’1-Ezheriyye’de yazma birçok nüshaları vardır. Bkz. Daru’l-Kütubi’l-Mısriyye, Tefsir Kısmı, numara: 797. Ezher Yaz­maları, Tefsir Kısmı; no: 2056.
İbn Teymiyye, bu üç tefsir hakkında burada söylediklerine benzer söz­leri, “Minhacü’s-Sünne” adlı kitabının çeşitli yerlerinde dile getirmiştir. Bunlara, Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde, İmam Leknevi’nin “el-Ecvibetü’l-Fadıla”sma düştüğü dipnotlarında (et-Ta’likatü’l Halife) İşaret etmiştir.
El-Vahidi, Şeyhi Sa’lebi’nin tefsiri hakkında: “Çeşitli görüşlere sa­hip tüm alimler ittifakla, bu tefsir gibisinin yazılmadığını söyleyerek, üs­tadın üstünlüğünü kabul etmişlerdir.” demiştir. Bu söze ne denirse den­sin, şu bir gerçektir ki, Sa’lebi’nin gece odun toplayan biri olduğu tartış­ma götürür bir husustur. Çünkü O, rivayetleri naklederken, senedlerini ver­meyi ihmal etmiyor. Biz bu hususu, kitabım mütalaamız sırasında gör­dük. Bu keyfiyet-Iraki’nin de dediği gibi- “O’nun lehine ciddi bir maze­rettir. Çünkü, senedleri değerlendirme işini okuyucuya bırakmıştır…” Bkz. İbn Teymiyye, Minhacü’s-Sünne, IV, 4; Leknevi, el-Ecvibetü’1-Fadila, 101-103; Tedribü’r-Ravi, 189, Eserin Daru’l-Kütubi’l-Mısriyye’de mev­cut yazma nüshası (Tefsir Kısmı, no: 53, varak, 5.)
[116] İbn Teymiyye bu görüşü benimsemiş, savunmuş ve besmele’nin gizli okunacağı hakkındaki hadisleri serdederken ve diğer hadisleri tar­tışırken, bu görüşünün doğruluğuna dair deliller getirmiştir. Demiştir ki: “Hadis bilginleri, besmele’nin açıktan okunacağını sarih (açık) olarak bil­diren bir hadisin bulunmadığında ittifak etmişlerdir; meşhur Sünen sahip­leri böyle bir şey rivayet etmemişlerdir. Besmele’nin cehren okunacağı­nı sarih olarak bildiren ancak mevzu olan hadisler vardır. Bunları Sa’le-bi, Maverdi ve benzeri müfessirler, tefsirlerinde veya haberlerin uydur­ma olanlarını sağlam olanlarından ayırmayan bazı fukaha fıkıh kitapla­rında rivayet etmişlerdir. Besmele’nin açıktan okunacağına dair hadisle­rin tümünü Darakutni’ye: “Bunlar içinde sahih bir hadis var mıdır?” di­ye sorduklarında: “Rasulullah’tan (s.a.v.) soruyorsanız yoktur; fakat sa­habeden gelenler içerisinde sahih olanları da vardır, zayıf olanları da” di­ye cevap vermiştir. Ebubekr el-Hatibe sorduklarında ise, O iki hadis söylemiştir ki, ibn Teymiyye bunların hüccet olamayacağım açıklamış­tır, îbn Teymiyye der ki: “Besmelenin cehri konusunda fazla hadis uy­durulmasının sebebi şia’nın bu görüşte olmasındandır. Çünkü onlar, in­sanların en yalancılarıdır; bu konuda da birçok hadis uydurarak, ahalinin dinini karma karışık etmişlerdir.
Burada göz Önünde bulundurulması gereken husus şudur: İbn Teymiy-ye “Cehren okunacağını sarahaten ifade eden hadisler’den söz etmekte­dir; yoksa O’nun bu sözünden, cehren okunacağına ta’rizen veya işare-ten delalet eden bazı hadîslerin bulunmadığına hükolunmamalıdır. O’na göre bu hadisler, besmelenin gizli okunacağına delalet eden diğer hadis­lerin derecesinde değildir; yoksa O bu sözleriyle: “Bunların hepsi uydur­madır” demiyor. Bu konuda çok şeyler söylenmiştir. Bkz. Fetava İbn Tey-miyye 1,74-84; El-Münteka min Ahbari’l-Mustafa I, 372; Neylü’I-Evtar H, 205; Nevevi, Müslim Şerhi IV, 110; Razi Tefsiri I, 203; İbn Kesir Tef­siri 1,16; Şevkani, Fethu’l-Kadir 1,7; Tirmizi, Ahmed Şakır Merhum’un dipnotull, 12.
[117] Bu hadis, birkaç tarikten rivayet edilmiştir ki, bunları Taberi ve başkaları: “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Peygamberi ve Allah’ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekatı veren mü’mirilerdir.” Maide- ayetinin tefsirinde zikretmişlerdir. İçeriği şöy­ledir: “Ali Efendimiz rukuda iken bir fakir gelip Ondan birşeyler ister. O da yüzüğünü çıkarıp fakire verir. Bunun üzerine ayet iner.” İbn Kesir, bu rivayetler hakkında der ki: “Bunların içerisinde tümüyle sahih olan hiç­bir rivayet yoktur. Çünkü senedlerinde zayıflık ve ravilerinde mechuli-yet vardır.” Taberi’nin tahric ettiği bu haberlerle ilgili olarak Ahmed Şa-kir merhum şu notu düşmüştür. “Bu haberlerin hiçbirinde dinen hüccet olabilecek bir taraf yoktur.” Taberi X, 425; tbn Kesir II, 71.
[118] İbn Cerir et-Taberi, ibn Merduye, Ebu Nuaym ve diğerleri, İbn Abbas’tan şunu rivayet ederler: “Sen ancak bir uyarıcsın ve her kav­min bir hidayet edicisi vardır. Rad: 13/ 7″ ayeti inince, Rasulullah (s.a.v.) elini göğsüne koyarak: “Uyarıcı benim” dedi ve eliyle Ali ‘nin om­zunu tutarak” sen dfe hidayet edicisin ya Ali, Benden sonra hidayete erenler seninle ereceklerdir” dedi. Hafız İbn Kesir “Bu çok münker bir hadistir” demiştir. Herşey bir tarafa, ayetten kastedilen mananın bu ol­ması, çok uzak bir ihtimaldir. Ayetin siyakı, hidayet edicinin Rasulullah (s.a.v.) olduğuna işaret etmektedir. Anlatılmak istenen: “Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinde kendilerini uyaran biri bulunmamış olsun.” (Fa-tir: 35/24) ayetinin anlamıdır. Mücahid, Katade, Abdurrahman b. Zeyd ve diğerleri de böyle demişlerdir. Nitekim, bu ayetin tefsirleriyle ilgili îbn Abbas’tan nakledilen de, sözkonusu rivayetin aksini bildirmektedir. Bu tefsiri uyduran kişi, Rasulullah’m (s.a.v.) vefatından sonra insanların hi­dayetini Ali’ye (r.a.) bağlarken, her ne kadar bazı hususları hesap etmiş­se de, ayetin ifade ettiği diğer manaları hesap edememiştir! Bkz. II, 501; Şevkani, Fethu’l-Kadir III, 66.
[119] “Biz şüphesiz ki, su azıp kabarınca sizi gemide taşıdık ki o ge­miyi sizin için bir öğüt yapalım. O öğütü, anlayan kulak anlar.” (Hakka: 69/11-12) Rivayete göre bu ayet nazil olunca, Rasulullah (s.a.v.): “Rabbimden o kulağın Ali’nin (r.a.) kulağı olmasını İstedim” de­miştir. Başka bir rivayette: “Rasulullah (s.a.v.) Ali’yi (r.a.) kendisine ya­kın etmek ve Ali’nin anlamasını temin etmek ile emrolunmuş ve ayet na­zil olmuştur.” tbn Kesİr’İn de ifade ettiği gibi, her iki hadis de sahih de­ğildir. Bkz. Ibn Kesir IV, 413; Şevkani, Fethu’l-Kadir V, 274.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 70-73.
[120] Hicri 211 ‘de vefat eden Abdürrazzak b. Hemmam es-San’ani hak­kında et-Takrib sahibi şöyle der: “Güvenilir (sika) hafız ve musan­niftir.”
197’de vefat eden Ebu Süfyan Veki’ b. el-Cerrah, çağında Irak’ın mu-haddisi idi. O’nun hakkında imam Ahmed: “Veki’den daha belleyişli ve hafız birini görmedim” demiştir.
Abd b. Humeyd 249’da vefat etmiştir. Sika ve hafızdır. Tefsirinden başka iki de Müsned’i vardır, ibn Hibban O’nun isminin, Abdü’l-Humeyd olduğunu kesin bir ifade ile söylemektedir.
Duhaym lakabıyla anılan Abdurrahman b. İbrahim ed-Dimeşki (245) ise sika, hafız ve mutkın, (kolay kolay hata yapmaz) bir hadisçidir. As­rında Şam’ın muhaddisi idi.
[121] Umarım, .bu ve ileride gelecek olan diğer tefsir kitaplanndan, bu risale’nin açıklamalı yeni baskısında yeniden söz eder ve haklarında İbn Teymİyye ve diğer alimlerin görüşlerine yer veririm. Şimdilik şu ka­darına işaret etmekle yetinelim ki, asıl itibariyle rivayet ve me’surat’a da­yanan bu tefsirlerin bazılarını İmam Taberi, o büyük eserinde nakletmiş-tir. Öte yandan, yazma nüshasına defalarca müracaat ettiğimiz, sonra Daru’1-Kütubi’l-Mısriyye’de büyük bir kısmım istinsah ettiğimiz Abdürrez-zak’ın Tefsiri üzerindeki incelemelerimizden anlaşılmıştır ki, bu rivayet­lerin bir bölümünün, bunları rivayet eden Abdürrezzak’a değil de sahi-bi’ne nisbet edilmesi daha uygun olacaktır. Şöyle ki, Abdürrezzak’a onu, Ma’mer tankıyla Katade’den rivayet etmiştir. Ma’lum olduğu üze­re Taberi’nin kitabında, Katade’nin tefsirinin başka tarikleri de vardır. Ab-dürrezzak’ın adım duyuran en ünlü eseri “el-Musannef’ adındaki değer­li kitabıdır. Beyrut’ta el-Mektebü’I-tslami, Allame Muhaddis Şeyh Ha-biburrahman el-A’zami’nin dipnotlanyla bu eseri yayınlamağa başlamış­tır.
İmam Ebu Abdillah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel’in vefatı 241 ‘dir.
Çağdaşı Ebu Muhammed İshak b. ibrahim b. Rahuye el-Mervezi (238), döneminde Horasan’ın bilginiydi. Hadis ve fıkhı, takva ve zühdü kendisinde toplamış biriydi.
Ebu Abdirrahman Bakıy b. Mahled el-Endelüsi el-Kurtubi ise, 276’da vefat etmiştir. İbn Beşkuval’e göre, îslamda O’nun tefsiri gibisi yazılma­mıştır.
Ebubekr Muhammed b. İbrahim Îbnu’l-Munzir en-Neysaburi (198), hafız ve müctehid’tir.
Ebu Ali Süneyd el-Hüseyn b. Davud el-Masisi (226), hafız ve muh-tesibtir,
Müfessir ve Tarihçilerin Piri (şeyhi) Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi(310) müçtehid bir imamdır.
Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Hatim et-Temimi er-Razi (327), “Îlelü’t-Hadis” adlı kitabın müelHfidir.
Ebu Said el-Eşec Abdullah b. Said b. Husayn el-Kindi el-Kufi (257), sika ve fazıldır. Kufe’nin ımıhaddisidir.
Ünlü es-Sünen kitabının musannifi Ebu Abdillah Muhammed b, Yezid b. Mace el-Kazvini(273), Hadiste imamdır ve hadis ilimlerinde ariftir.
Ebubekir Ahmet b. Musa b.i Merduye (Merveyeh) el-Esbahani (410)ye gelince, hafız, tarihçi ve müfessirdir.
Yukarıda işaret ettiklerimize şunu da ilave edelim: Görüyoruz ki, Şey­hülislam, teracim (biyografi) kitaplarında anlatılan ve birkısmı bize kadar ulaşmış, birkısmı kaybolmuş olan onbeş kadar tefsirden Örnekler sun­maktadır. Görülüyor ki, İbni Teymiyye’nin selefi metoduna atılım nokta­sı edindiği hadislere, sünnet ve eserlere ve öncekilerin söylediklerine olan vukufiyet derecesi, çağlar boyu tüm nesillerce takdir görecek bir noktadır.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 74.
[122] Şu kastedilmektedir ki, Allah’ın sözünü tefsir ederken, Cenab-i Hak için caiz olan ve olmayan hususların bilinmesi zorunludur. Mese­la, Allah Sübhanehu ve Teala’nın fışkı emretmesi mümkün olmadığına göre, “Bir beldeyi helak etmek istediğimizde, orada bulunan nimet azgını kimselere emrederiz ve orada fısk işlerler. Artık oraya azabı­mız hak olmuş vej)iz orayı yıkıp yummuşuzdur!” (İsra: 17/16) aye­tinin tefsirinde emf kelimesinin yalnızca Arap dilindeki manalarına ba­kılmakla yetinilmez; bilakis buna ek olarak, Allah Teala için mümkün ve doğru olan ve olmayan hususlar gözönünde bulundurulur. Bazan, sözün siyakı (ilgili bulunduğu konu) manayı belirler ve tehdit eder. İşte İbn Tey-miyye (r.a.) bu noktaya dikkat çekmektedir.
[123] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 76.
[124] Bkz. Nisa: 46; Maide: 13.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 77.
[125] Bu kitaplardan Zemahşeri’nin el-Keşşaf ı meşhurdur. Eser de­falarca basılmış, İbnü’l-MUneyyİr el-Maliki ve daha başkaları tarafından, kitaptaki hatalar veya delil ve medlul bakımından düşülen yanlışlıklar eleş­tirilmiştir. Eser, Zemahşeri’nin ifrat ve zorlama te’villeri ile doludur. Se-dec tefsir (te’vil) açısından değil, aynı zamanda dil ve belagat açısından da mevcut olan bu aşırılıkların bir kısmını ve bunların kişisel (psikolo­jik) sebeplerini “el-Hakim ci-Cüşemi” hakkındaki akademik araştırma­mızda ortaya koyduk. Bu konuya, başka bir çalışmamızda, ayrıntılı bir şe­kilde tekrar dönmeyi ümit ediyorum. Ebu’l-Kasım Carullah Mahmud b. Ömer ez-Zemahşeri, 538’de vefat etmiştir.
Ebubekr cI-Esam, mu’tezile alimlerinin altıncı tabakasında yer alır. Söylenildiğine göre tefsiri fevkalade güzeldir.
Ebu Ali Muhammed b. Abdüvehhab el-Cübbai ise, 2O3’te ölmüştür. Tefsiri, oîara ençok tesir eden eserlerdendir.
Kadi Abdülcebbar’in 1969’da yayınladığımız “Müteşabihü’l-Kur’an” isimli eserinin bu sunuş yazısında bundan bahsettik. Yine orada, Abdül­cebbar (415)’ın tefsirinden de bahsetmiştik. IbnÜ’l-Arabi’nin; “Abdülceb­bar, tefsirini, Eş’ari’nin ‘el-Hazin’ adındaki tefsirinden almıştır” şeklin­deki sözünün tartışmasını yapmıştık.
Ebu’l Hasep er-Rummani (384) nin tefsiri ise, İbn Kadi Şehbe’nin de­yişiyle “Çok faydalı bilgileri içeren büyük bir eserdir.1′
Mu’tezile’nin Kur’an Tefsirindeki metodu hakkında, baskıya verdi­ğimiz araştırmamızda, bu ve benzeri daha birçok tefsirler ve bunlardan bize ulaşanlar, bunların üstün yanlan ve bu metodun çarpık tarafları hakkında değerlendirme ve incelemeler vardır.
[126] Cehmiyye, mezhepler tarihi kitaplarında zikredildiğine göre, salt cehr’e inanan ve Allah’ın sıfatlarını kabul etmeyen Cenin b. Safvan es-Semerkandi (128) ye nisbet edilen fırkadır. Mu’tezile, Allah’ın sıfatla­rı hakkındaki görüşlerini Cehmiye’ den almıştır; ancak, başkaları tarafın­dan onlara nisbet edildiği gibi bu, sıfatların mutlak red ve inkarı değil­dir. Çünkü onlara göre: “Allah’ın zatının bu sıfatlara sahip olması, bun­ların zıddı olan sıfatlara sahip olmaması demektir; yoksa bu sıfatlar, Zat-ı Bari’ye ek bir anlam vermez, kazandırmaz.” Bu sözden gerçekten anlaşılan mana, İbn Teymiyye’nİn de söylediği gibi, onlara umumiyet­le nisbet edilegelen flahi sıfatları reddettikleri ise-akü açıdan bunun bir gerekçesi şayet varsa- bu Basra Mu’tezililerinin değil, yalnızca Bağdat ekolünün görüşüdür. Şunu da gözardı etmemeliyiz ki, Mu’tezİleyi bu gö­rüşe iten etken, onların Allah Teala’yı tenzihteki aşırılıklarıdır. Bkz. Eİ-Eş’ari, el-Lüma’ 26-31; Abdülcebbar, Şerhu usuli’l-Hamse, 182 vd; el-Cüşemi, et-Tehzİb fi’t-Tefsir (yazma), Şuara Suresi tefsiri, varak 21,
[127] Mu’tezile adi ile şunu kasteder: “Allah Teala’mn bütün fiilleri güzeldir. O, insanın anladığı manada çirkin’i ve zatına vacip olanı ihlal edecek şeyi yapmaz.” Bundan dolayıdır ki bütün Mu’tezile, kulların fi­illerinin kullar tarafından meydana getirildiği, Allah Teala’mn, kendile­rine sevap vereceği için kullarının fayda ve menfaatine emirler koyduğu, güçlerinin yetmeyeceği şeyleri onlara emretmediği, itaat edene sevap, is­yan edene ceza vereceği konularında icma etmişlerdir. Bkz. Kadi Abdül­cebbar, Şerhu Usuli’l-Hamse 131; Murtaza, el-Emali I, 344.
[128] Şeyh Ebu Abdillah Muhammed b. Muhammed el-Ukberi el-Müfid îbnü’l-Muallim diye tanınır. Zamanında Şia’nın ilim riyaseti ken­disine dayanır. 413’te vefat etmiştir.
Ebu Ca’fer Muhammed b. el-Hasen et-Tusi, Şia fakih ve yazandır. O’na “Şia taifesinin şeyhi” derler. Çok eserleri vardır. Necef ve Beyrut-ta basılmış olan tefsirinin adı, “et-Tibyan el-Cami’li Ulumi’l-Kur’an”dır. Yemen’li bazı tarihçiler, Zeydiler’in, bu tefsire özel Önem verdiklerini kay­dederler.
[129] Yukarıda îbn Teymiyye’nin, Kur’an’ı nevalarına göre te’vil eden fırkaları sınıflandırdığı sayfada Mürcie’ye işaret etmiştik. Burada, iki çe­şit irca’m olduğunu belirtmekte fayda vardır, a- Çok çirkin ve bid’at olan irca: Bu manadaki mürcie’ye göre, nasıl ki küfürle birlikte taat fayda ver­mezse, günah da, iman olduktan sonra zarar vermez, b- Sünnet’in öngör­düğü irca’ ki, Mu’tezile ve Hariciler, büyük günah işleyenin mü’min ol­maktan çıkıp cehennemde ebedi kalacağını söylemek suretiyle bu ircaa muhalefet ederler. Böyle kimselerin durumunu: “Dilerse onlara azap eder, dilerse affeder” diyerek Allah’a havale etmeye bu manada irca’ de­nir. Bu anlamdaki Mürie, Mu’tezile’ye karşı çıkarak, İbn Teymiye’nin de işaret ettiği gibi, güzel ve başarılı cevaplar vermiş olsalar gerektir. Bkz. İsferayini, et-Tebsir fi’d-Din, 90. Bu hassas konuyla ilgili bkz. Lekne-vi, er-Raf u ve’t-Tekmil fil-Cerhi ve’î-Ta’dil 149 vd.
Kerramiye’ye gelince, bunlar H. 255’te vefat etmiş olan Haşevi’ ve teşbihe kail olan Muhammed b. Kerram es-Sicistani’ye bağlı olan fırka­dır. Taraftarları, “Horasan Mücessimesi” diye tanınır. Bazı alimler, bun­ların küfrüne hükmetmişlerdir. Bkz. el-Bağdadi, el-Fark Beyne’l-Firak 215; el-îsferayini, dediği gibi Mu’tezile’ye karşı cephe almış bîr diğer sa­pık fırkadır.
Küllabiye ise, 240’lardan sonra vefat eden Ehl-i Sünnet kelamcıla-rından Ebu Muhammed Abdullah b. Said b. Muhammed’in müntesiple-ridir. Sonraları İmam Ebu’l-Hasen el-Eş’ari O’nun fikirlerini dile getir­miştir. Bkz. İbnü’n-Nedim, el-Fihrist 255; Sübki, Tabakatü’ş-Şafiiyye II, 299. Kelam (söz)m: “zat ile kaim kelam-ı Nefsi” ve “okunup yazılan ke­lam” diye iki şekilde ele alınışı, doğru olan görüşe göre, O’nun ayırımı­dır. Bkz. İbn Hacer, Fethu’1-Bari XIII, 388.
[130] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 77-81.
[131] Zemahşeri’nin tefsirindeki bid’atlannı, Ahmed b. Muhammed İbnü’l-Müneyyir es-Sikenderi (683)nin ele alıp eleştirdiğini ^yukarıda belirtmiştik. Yani İbnü’l-Müneyyir, Zemahşeri’den bir buçuk asır kadar sonra bu işi gerçekleştirmiş oluyordu. Keşşafın en yaygın baskılan, İb-nü’1-Müneyyir’jn “el-İnsa min’el-Keşşaf” adlı haşiyesiyle yapılanlarıdır.
[132] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 81-82.
[133] Yukarıda geçen 119 numaralı dipnota bakınız. Hadisi uyduran kişinin Arapçaya vakıf olmadığı anlaşılıyor. Çünkü: “Ve hum rakiun” cümlesinin “Ve yu’tune’z-zekate” cümlesinden hal olduğunu zannede­rek ayete: “Ruküda iken zekat verirler” anlamım vermiştir, ibn Kesir der ki: “Şayet Öyle olsaydı, rüku halindeyken zekat vermek, başka şekiller­de zekat vermekten daha efdal olurdu. Öyle ya, bu övüldüğüne göre böyle olması gerekirdi! Halbuki, alimlerden hiçbirine göre böyle birşey sözkonusu değildir.” Ve hum rakiun sözünden, Onlar Rablerine boyun eğenlerdir; Ona itaat ederek ve O’nun emirlerini yerine getirerek huzu-ı jrıda eğilirler” anlamı kasdolunduğu’ (rüku anlamına gelmediği) açık­tır. Yani burada, rüku sözünün lügat anlamı kasdolunmaktadır.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 82-83.
[134] Bu gibi yorumlarda hataya düşülen nokta, Şeyhüiisiam’ın da de­diği gibi, ayetin anlamının tek bir şahsa inhisar ettirilmesidir. Yoksa, Efen­dimiz Ebubekr Fetih’ten önce infak ve sadakat (îslama bağlılık) örneği gösteren şahsiyetlerin başında gelir. Ancak, yukarıdaki her İki ayet de, hem Ebubekr, hem başkaları hakkında umumi’dir. îbn Cerir’in tercihi­ne göre, birinci ayette kasdedilenler: “Allah’ı tevhid, Rasuiünü tasdik ve Allah’ın Elçisinin getirdiklerini tatbike çağıran herkestir.” Dolayısıyla, sıdk’tan kasıt Kur’an-ı Kerim ve Allah’tan başka ilah olmadığına tanık­lık etmektir. Bunu tasdik edenlerden kasıt ta, Kur’an’a inanan mü’min-lerdir. Bunu tasdik edenden muradın Ebubekr olduğuna dair rivayet, Kelbi ve Ebu’l-Aliye’den rivayet edilmiştir. Öyle gözüküyor ki, Kelbi ve Ebu’l-Aliye’yi bu kanaate sevkeden amil, Ebubekr efendimizin Sıddık adıyla tanınmış olmasıdır. Sıdk’ı getirenden amaç ise, bu iki alime ve bir­çoklarına göre, Rasulullah’dır (s.a.v.). Bkz. Taberi XXIV, 4; tbn Kesir IV, 53, Hazin VI, 76; Kenarındaki Bağavi tefsirine de bakınız.
İkinci ayetteki fetih’ten murad, Ebu Ca’fer’in tercih ettiği gibi, Hu-deybiye fethidir. Yahut da Meke fethidir, ayetin manası: “Bunlarla, bun­lar gibi yapmayanlar müsavi değillerdir.” Malumdur ki, Ebubekr (r.a.) Al­lah yolunda malını harcamış ve müşriklerle savaşmıştı. Ömer (r.a.) ve di­ğer sahabiler de O’nunla birlikte canlarıyla ve mallarıyla Allah yolunda savaşmışlardı. Ayette kasdolunan’m, yalnızca Ebubekr olduğuna veya aye­tin sadece O’nun hakkr.da indiğine dair görüş, yine Kelbi’den nakledil­miştir! Bkz. Taberi XX ‘II, 221; Îbn Kesir IV, 306; Hazin Bağavi VII, 32.
Yukarıda sözkonus; ettiğimiz: “lafzın umumuna itibar edilir” şek­lindeki usul kaidesini gö.ıönünde bulundurmakla birlikte, müfessirler, “Malını, arınmak için veren çok sakınan (muttaki) kişi, ateşten uzak tutulacaktır.” (Leyi: 92/17) ayetinde geçen çok sakınan sözüyle, yal­nızca Ebubekr’in kastedildiği ve bu ayette umumilik bulunmadığı husu­sunda müttefikler. Konuyu tahkik için bkz. Süyuti el-Havi li’I-Fetva I, 504-515, el-İtkan I, 51.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 84-85.
[135] Ebu Muhammed Abdülhak b. Galib b. Abdirrahman b. Atıy­ye el-Muharibi, Gırnatahdır. Endülüs kadılarından ve en göze çarpan alimlerindendir. Evi ilim, fazilet, cömertlik ve asalet ocağıydı. Ebu’l-Ha-sen en-Niibahi der ki: “Allah rahmet eylesin fakihii; bilge bir insandı. Fı­kıh, hadis ve tefsirde mütahassıstı. İyi bir edebiyatçı ve şair, güçlü bir dil­ciydi. Murabıtlar ordusunda sık sık savaşlara katılırdı.”
“El’Muharraru’l-Veciz fi Tefsiri Kitabillahi’1-aziz” adlı tefsiri, O’nun, Arap dili ve diğer alanlardaki imamlığına en doğru delildir. Henüz yazma halindeki bu eserle ilgili bı?. inceleme ve araştırmalar yapılmıştır. Kana­atimizce bu eser, Kurtubi Tefsirinde esasını teşkil eder; yaptığımız uzun karşılaştırmalarc a bunu müşahade ettik. Bu husuta İİ*ı Haldun, Kurtubi tef­sirinin Doğu’da ün yapnr-.^i-ia karşılık, İbn Atıyye Tefsiri’nin Batı {Mağ-rib)’da ün kazandığını söylemekle yetinir. Bkz. Tarihu Kudati’l-Endelüs, – 109, Nefhu’t-Tiyb I, 679; Bugyetü’1-Vuat II, 73.
[136] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 86-88.
[137] Ebu Abdirrahman Muhammed b. el-Huseyn b. Musa el-Ezdi es-Sulemi en-Neysaburi, 412’de vefat etmiştir. Sika (güvenilir) olup olmadı­ğında ihtilaf vardır. “Hakaiku’t-Tefsir” adlı kitabına “Ebatilu’t-Tefsir” demek gerekir. Zehebi haklı olarak şöyle demiştir: “Bir tahrif ve Karma-tilik’tir!” Öyle ki, Sübki, kitaptaki tahrifleri bildiği halde Zehebi’nin bu sö­zünü garipser ve Sülemi’yi göklere çıkarır. Biz de, Sübki’nin şu sözlerini garipsiyoruz: “O, sufilerin şeyhi ve onların Horasandaki bilginlerindendir. Tasavvufta yed-i tula ve büyük ilim sahibidir. Selefin yolunda yürümüş­tür.” Kitabındaki bunca karmati te’villerden sonra hangi büyük ilim ve han­gi selefin yolu, garip doğrusu! O’nun tasavvufunun, Sünnetle ve İslam Şe-riatıyla bir ilgisi yoktur! Aksine Onun tasavvufunun, İslam alemini helak eden batini hareketlerin etkisinde gelişmiş ve hicri dört ve beşinci yüzyıl­larda hakim olmuş felsefe ile ilgisi vardır. İmam Ebu’l-Hasen el-Vahidi şöy­le der: “Sülemi eğer Hakaiku’t-Tefsir’indeki görüşleri tefsir diye yazdıy-sa, küfre düşmüştür!” Biz pek çok yazma nüshası bulunan bu tefsirin, Kahire Daru’l-Kutubi’l-Mısriyye’deki iki nüshasına baktık. Bkz. Sübki, Ta-bakatü’ş-Şafiiyye IV, 143; Süyuti, el-İtkan II. 313.
[138] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 88.
[139] Ebu Davud’un Mikdam b. Ma’d Yekrub el-Kindi’den Merfu ola­rak rivayet ettiği hadisten alıntıdır. Hadisi Tirmizi ve İbn Mace’de riva­yet etmişler, Tirmizi: “Hadis bu vecihten hasen ğarip’tir” demiştir. Bkz. Hattabi Muhtasaru Ebi Davud ve Mealimü’s-Sünne VII, 7 (Sünen IV, 279) İbn Mace I, 6.
[140] Bu delillerle ilgili olarak bkz. Şafii, er-Risale 73 vd. Ebu Zeh­ra, eş-Şafii 211 vd. İmam Şafii bu konuda şöyle demiştir: “Sünnet, Ra-sulullah’ın kalbine vahyedilenlerdendir. Allah’ın kitabında geçen hikmet iŞte budur. Diğeri de Kur’an’dır. Her ikisi de, O’na Allah’ın murad etti­ği tarzda gelen nimetlerindendir.” Bkz. er-Risale 103. Daha Önceki say­falarda Şafii, Kitap ve Hikmet’in birlikte geçtiği birçok ayet getirmiş ve şunları söylemiştir: “Allah Kitab’ı zikretmiştir ki, bu Kur’an’dır. Hikme-ti’de zikretmiştir ki, ben Kur’an’i bilen ilim adamlarından, beğendiğim kimselerden, hikmet’in, Rasulullah’ın {s.a.v.) Sünnet’i olduğunu işittim.” Er-Risale, 76-78.
[141] Hadisi Tirmizi, Ebu Davud ve Darimi, şu tarikle rivayet etmiş­lerdir: Mugire b. Şube’nin yeğeni Haris b. Amr’dan, O Muaz’ın ashabın­da olan Hımslı kimselerden, Onlar da Muaz’dan. Tirmizi der ki: “Bu ha­disi ancak bu vecihten biliyoruz. Bendeki senedi muttasıl değildir.” Bu-hari “el-Evsat” ve “el-Kebir” adlı tarih kitaplarında: “Haris, ancak bu ha­disle biliniyor, sahih değildir” der. imam Ebu Muhammed b. Hazm da şun­ları söyler: “Senedindeki düşüklükten dolayı, Muaz hadisinin delil gös termek helal değildir. Çünkü Haris b. Amr tankından başka hiçbir şekil­de rivayet edilmemiştir. Bu zat, hiç kimse tarafından tanınmayan meçhul bir ravidir. Sonra O, kim oldukları bilinmeyen Hıms’h kimselerden riva­yet ediliyor.
Sahabe devrinde bu olay bilinmeyen ve sahabeden kimse böyle bir olay zikretmiyor. Sonra, tabiim döneminde de hiç kimse hiçbir şekilde bu­nu bilmiyor. Nihayet, sadece Ebu Avn- hadisi Haris b. Amr’dan rivayet eden Muhammed b. Ubeydullah es-Sekefi-, kim olduğu bilinmeyen bu haberi alı­yor!” Haris’in ismi, Darimi’de Amr b. el-Haris şeklinde maklub olarak geç­mektedir. Bkz. Hattabi, Muhtasara Süneni Ebi Davud ve Mealimü’s-Sünen V, 212; Darimi I, 60 İbn Hazm, el-îhkam fi Usuli el-Ahkam 773.
İbn Teymiye’nin üzerinde durduğu mesele, Kur’an’da bulunmadığı zaman sünnete müracaat meselesidir ki, bu hadis sahih olsun olmasın, me­selede hiçbir ihtilaf yoktur. Hem ne kadar îbn Teymiyye’nin, hadisinin isnadıyla ilgili “iyidir” şeklinde aşın ifadesi, meselenin daha da araştı­rılmasını intaç etse de…
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 89-90.
[142] Taberi Tefsiri, I 80. Buhari bu sözü: “Develerle gidilecek ol­sa kalkar giderim” şeklinde rivayet eder. Fethu’1-Bari IX, 40. Buhari de ve yine Taberi de el-A’meş’ten sonraki ravi, Müslim olarak geçer, ki, bu zat, Kufe’li Ebu’d-Duha’dır. Bkz. Buhari, Babu menakıbi Abdillah b. Mes’ud (Fethu’1-Bari VII, 81.)
[143] İbn Abbas hicretten Üç sene önce doğmuş, hicri 68 yılında Taif te vefat etmiştir. Sahabenin alimlerindendi. O kadar ki, Ömer yaşlı ve ileri ge­len sahabilerle birlikte, çok genç yaştaki îbni Abbas’i (şura üyesi olarak) huzuruna alırdı. îbni Hacer; “Allah’ım onu dinde fakih kıl ve te’vili O’na öğret” hadisi öylesine dillerde meşhur oldu ki, bazıları bunu Buhari ve Müs­lim hadislerinden gösterdiler; fakat doğru değildir. Hadisi bu lafızlarla, İbn Heysem ve Said b. Cübeyir tarikiyle İbni Abbas’tan, Ahmed b. Hanbel ri­vayet etmiştir. Taberani’de, farklı iki şekilde geçer, Buhari’de ise sadece: “Allah’ım onu dinde fakih kıl” kısmı rivayet edilmiştir. Bezzar ve Taberani: “Allah’ım ona Kur’an’ın tevilini öğret” şeklinde rivayet edilmiştir. Bkz, Fethu’1-Bari VII, 80; Mecmau’z-zevaid IX, 276
[144] Taberi I>90
[145] Taberi 190. Bu üç rivayeti Taberi, tefsirinde bu strayla zikret­miştir. Üçüncü rivayetinin senedi şudur: Muhammed b. Beşşar, Ca’fer b. Avn, el-A’meş, Ebu’d-Duha, Mesruk, Abdullah. Muhammed b. Beşşar, hafız ve sika olan Basralı Bündar’dir. Bütün sahih hadis kitaplarının sahipleri, O’nu hüccet kabul etmişlerdir. Hicri 252 de vefat etmiştir.
[146] İbn Hacer der ki: “Yakub b. Süfyan, Tarih’inde, sahih isnadla, ibn Mes’ud’un, ‘îbn Abbas ne güzel Kur’an tercümanıdır!’ dediğini nakleder. İbn Mes’ud’un bu sözünü, başka bir tarzda, İbn Sa’d da riva­yet etmiştir.” Fethu’1-Bari VII, 80. Yine bkz, Hafız el-Heysemi, Mec-mau’z-Zevaid IX, 276-285.
[147] Her iki rivayet için bkz. Taberi I, 85-86. İki rivayetin de isna­dı sahihtir. Bkz. Fethu’1-Bari VII, 80.
İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 91-93.
[148] Fethu’1-Bari VI, 388. Hadisi Abdullah b. Amr b. As’tan, Müs-nedinde (IV, 250) İmam Ahmed, Tirmizi (VII, 314, Hıms bas.) ve Dari-mi (1,132) rivayet etmişler. Tirmizi hadi için “hasen-sahih” demiştir. Bkz. Suyuti, el-FasIu’l-Evvel min Tahziri’l-Havas 4-21. “Kim bana bilerek ya­lan isnad ederse…” hadisi tevatür derecesine ulaşmıştır. Bkz. Fethu’1-Ba-ri 1,161-165; Tirmizi VII, 307. Mecmau’z-Zevaid 1,142; Süyuti, el-ez-haru’l-Mütenasira fi’1-Ehadisi’l-Mütevatira 3; Tahziru’l-Havas 4-21.
(116) Yani, Abdullah b. Amr, Rasulullah’tan rivayet ettiği yukarıda­ki hadisten, yalan olduğu bilinmeyen hususları İsrailoğullanndan rivayet etmenin caiz olduğu hükmünü anlamıştır. Nitekim bu hususu ibn Teymiy-ye, aşağıda gelecek olan İsrailiyat konusunda anlatacaktır. İbn Teymiy-ye’nin burada kurmuş olduğu sağlam ilgi, yerinde ve nettir. Nitekim İmam Şafii şöyle demiştir: Malumdur ki, Rasulullah (s.a.v.) yalan nak­line izin vermemiştir. Dolayısıyla hadisin anlamı şudur: “İsrail oğulların­dan, yalan olduğunu bilmediğiniz şeyleri nakledebilirsiniz. Caiz gör­düklerinizi onlardan aktarmanızda bîr sakınca yoktur.”
Ancak araştırıcı, Abdullah b. Amr’ın Süryanca ibareler okuduğu ve Ka’bu’l-Ahbar’dan birtakım şeyler sorup öğrendiğine ilişkin teracim (biyografi) kitapları ve raviler tarafından nakledilen haberleri görünce, sözkonusu iki deve yükü kitap haberinin İsraİli rivayetleri baştacı etmek ve bu tür haberlere karşı güven sağlamak için gelmiş bir rivayet olmasın­dan, dolayısıyla bu haberin de bu konuda söylenen diğer asılsız rivayet­ler gibi bir şey olmasından endişe etmektir! Mesela O’ndan rivayet edi­len şu haber bu cümledendir: “Rüyamda bir elim yağda, bir elim balda idi ve ben ikisinden yalıyordum. Bunu Rasulullah’a (s.a.v.) anlattığımda bu­yurdular ki: “Sen iki kitap: Tevrat ve Kur’an okuyorsun.” Ravi şöyle di­yor: Abdullah b. Amr, Tevrat ve Kur’an okurdu.”
Halbuki Ömer’in (r.a.), Kitap Ehli birinden aldığı bir kitabı veya bir rivayete göre Tevrattan bazı parçaları Rasulullah’a (s.a.v.) okuması üze­rine Rasulullah’ın (s.a.v.): “Bunlara mı kapılıyor sunuz! Varlığımı elin­de tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer Musa hayatta olsaydı, ancak bana tabi olurdu” dediği bilinmektedir! Bu hadiseyi, Cabir’den Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.
Sonra Abdullah b. Amr’ın Rasulullah’tan (s.a.v.) duyduklarını yaz­mak için izin İstediği ve Rasulullah’ın (s.a.v.) da izin verdiği sabittir. O yazmış olduğu bu hadis evrakına, “Es-Sahifetu’s-Sadıka: Doğru Sahife” adını vermiştir. Mücahid demiştir ki: “Sahife’yi Abdullah b. Amr’ın elinde gördüm ve bu nedir? diye sordum. Dedi ki: “Sadıkadır; İçerisin­de Rasulullah (s.a.v.) ile başbaşa olduğumuz zamanlarda kendisinden duy­duğum hadisler vardır.” Buhari, Ebu Hureyre’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Rasulullah’ın (s.a.v.) hadislerine, ashab içinde Abdullah b. Amr hariç benden daha çok sahip olan yoktur. Çünkü O yazardı; ben ise yaz­mazdım.”
İmdi, bütün bunlardan sonra Sahife-i Sadıka sahibinin, Kitap Ehlin­den aldığı iki deve yükü kitaptan nakilde bulunması düşünülebilir mi? Va­kıa biz bunu, Şeyhülislam’in işaret ettiği tefsire karşı ileri sürüyor deği­liz, ancak o gün Ehl-i Kitab’ın kültürü neydi ki Yermuk harbinde Abdul­lah b. Amr, iki deve yükü halinde bunu ele geçirmişti. Bu nokta üzerin­de durmak sözü uzatır.
Sonra bazı kimseler, bu iki deve yükü kitabın, başkasının eline değil de, Sahife-i Sadıka sahibinin eline geçmesine şaşmaktadırlar. Bu söyle­diklerimize, Abdullah b. Amr’ın kendisini, hanımından ve yakınlarından alıkoyacak, hatta onlara haksızlık edecek kadar ibadet ve zühde verdiği­ni ve yukarıda da dediğimiz gibi Rasulullah’tan (s.a.v.) çok hadis riva­yet ettiğini ilave edersek, iş bu iki deve yükü kitap haberi ve Onun, aha­liye bundan nakiller yaptığı rivayeti üzerinde yeniden düşünmemiz ge­rektiği ortaya çıkar. Bir de şu vardır ki, okuyucunun önünde bulunan bu israili haberlerden hangileri bizatihi sahih, hangilerinin Abdullah b. Amr’la ilgili gerçektir! Bkz. İbn Hanbel IX, 233, X, 20; İbn Sa’d, Taba-kat II, 373, IV, 261-268; İbn Hacer, Fethu’1-Bari I, 167, VI, 388; Muh­tasara ve Şerhu ve Tehzibu Süneni Ebi Davud V, 636, Mecmau’z-Zeva-id 1,173; tbn Hacer, el-İsabe II, 343; İbn Abdi’1-Ber, el-İstiab (İsabe ke­narında) II, 338.
[149] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 93-97.
[150] Hadiste geçtiği üzere bir kadın RasuluHah’a (s.a.v.) gelerek: “Benim bir kumam var. Kocamın bana ait olmayarak getirdikleriyle gi­yinip kuşansam ve çok malım varmış giib davransam, acaba günah İşle­miş olur muyum?’ diye sordu. RasuluîJah (s.a.v.) şu cevabı verdi: “Ken­disinin olmayan şeylerle çokluk gösterisinde bulunan kimse, sahte el­bise giyen kimse gibidir.” Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.
Hadiste geçen müteşebbi’ lafzının: “Yanında bulunan şeyleri kendi­sininmiş gibi gösterek, insanlara karşı mal çokluğuyla övünen ve batıl­la süslenen kimse” anlamına geldiğini alimler söylemişlerdir. Böyle kimse, iki sebepten ötürü zemmedilmiştir: Bir: Sahip olmadığı bir şeyi-kendisininmiş gilji göstererek nefsini kandırmış, bir de: Başkası tarafın­dan kendisine verilmemiş bir nesneyi, verilmiş gibi göstererek başkala­rını kandırmıştır.
Cevamiu’l-Kelim’den sayılan bu hadis daha sonraları, Ibn Teymİy-ye’nin de kullandığı gibi, bu duruma düşen kimseleri anlatmak üzere darb-ı meşe! haline gelmiştir. Bkz, Ibn Hacer, Fethu’1-Bari IX, 260; Nevevi, Müslim Şerhi XIV, 110,
[151] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 97-98.
[152] Taberi I, 90.
[153] Tirmizi VIII 42 (Hıms bas). Katade’den nakledilen bu söz, Mü­cahid’in sözüne karşıl\ (alternatif) olarak varid olmuştur!
[154] Tirmizi VIII, ’48.Bkz. Tehzibü’t-TehzibX, 43. Görüldüğü ka­darıyla bu sözler: “ibn Mes’ud mushafmı nisbet edilen şaz kıraatler, as­lında tefsiri kıraatlerdir. Bunlar İbn Mes’ud’un yaptığı tefsirler olup, Kur’an kıraatleri değildir” diyen görüşü desteklemektedir.
[155] Taberi I, 9.
[156] Taberi bu haberi senediyle tahric etmiştir. I, 90. Zehebi, Müca-hid b. Cebr el-Mekki el-Mahzumi’yi anlatırken: “Kıraat imamı, müfes-sir ve güvenilir ünlü raviierdendir” der. Ve Yahya el-Kattan’ın şu sözü­nü nakleder: “Ümmet, Mücahid’in imamlığı ve hüccetliği üzerinde icma etmiştir.” Mücahid hicri 104’te vefat etmiştir. Bkz. Zehebi, Mizanü’1-İ’ti-dal III, 439.
[157] Hicri 110’da vefat eden Ebu Said el-Hasen b. Yesar el-Basri, takvasıyla tanınmış tabiun büyüklerinden ve Medine tefsir ekolünün ün-lülerindendir. Mesruk b. el-Ecda’ (b. Abdİrrahman), güvenilir bir ravi, fa-kih ve abid idi. Hicri 63’te vefat etti. Vefat ettiğinde 63 yaşındaydı.
Ebu’l-Aliye Refi’ b. Mihran er-Rİyahi de, tabiilerin İleri gelenlerin-dendir. Hicri 90’da vefat etmiştir.
Hicri 139’da vefat eden F.abi’ b. Enes, her ne kadar bunların tabaka­sından sayılsa da, bu Ünlü tabiileri takip eder. Dahhak b. Müzahim el-Bel-hi ise, Said b. Cübeyr den tefsir almıştır. Vefatı 105’tir.
Diğer ünlü simaların ha’, tercemelerine, yukanki sayfalarda işaret et­miştik. D; tha fazla bilgi için bkz. Suyuti, el-İtkan 11-321 -324. Derli top­lu özet bit bilgi için, Merhum Muhammed Ragıb et-Tabbah’ın değerli ki­tabı: “es-Sdcafetu’l-îslamiyye” (s. 113)ye bk.
[158] Şu’be b. el-Haccac b. el-Verd el-Atekİ, sika hafız, mutkın’dir. azadlılardandır. Süfyan es-Sevri şöyle derdi: “Şu’be hadiste mü’minle-rin emindir. Irak’ta ilk kez rical araştırması yapan ve Sünnet’i müdafaa edendir. Abid bir kimse idi. 162’de vefat etti. Er-Risaletü’1-Müstatrafe’m’n 170 olarak yaptığı tesbit yanlıştır. Bkz. Takrİbu’t-Tehzib I, 351; er-Ri-saletü’l-Müstatrafe, 113.
[159] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 99-101.
[160] Bu iki hadisi ve diğerlerini Taberi, yaklaşık olarak aynı lafız­larla tahric etmiştir. Hepsinin senedinde de, Abdü’1-A’la b. Amir es-Sa’lebi vardır. Hadisçiler tarafından eleştirilmiştir. Nitekim, bu hususu Ahmed Şakır nakletmiş ve bu hadislerle ilgili tahkikler yapmıştır. Konuy­la ilgili başka hadisler de vardır. Tirmizi İbn Abbas hadîsiyle ilgili ten-kidte bulunmuştur ve O’nu bir başka tarikten tahric ederek: “Bu, hasen sahihtir” demiştir. Bkz. Taberi I, 77-78; Tirmizi VIII, 146 (Hims bas); ,mh. Şerh. E. Davud V, 249.
[161] Tirmizi VIII, 146; Taberi I, 79. Süheyl b. Ebi Hazm, kardeşi Hazm el-Kutai ile tanınırdı. Çünkü kardeşi kendisinden daha sika ve meş­hurdu, imam Ahmed, Buhari, Nesai ve daha başkaları Süheyl’i tenkid et­mişlerdir. Bu hadisi, Nesai ile Ebu Davud da rivayet etmişlerdir. Bkz. Muhtasam ve Şerhu Ebi Davud V, 249. İmam Beyhaki bu hadis hakkın­da şunları söylemiştir:
“Şayet sahih ise Allah’u a’lem murad edilen, hakkında herhangi bir delil olmayarak galebe çalan re’ydir. Yoksa, burhan’ın desteklediği re’y ile Kur’an’ı tefsir etmek caizdir” başka bir yerde de şöyle der: “Bu ha­dise dikkat edilmeli. Şayet sahihse, ‘hata etmiştir’ sözüyle Allah’u a’lem şu kastedilmiştir: ‘Metodu ve yolu yanlıştır.” Çünkü, Kur’an lafızlarını tefsir etmede nasıl ki dilciler’e müracaat ediliyorsa nasih-mensuh, nüzul sebebi gibi hususların bilinmesinde de Kur’an’m inişine şahid olan ve Al­lah’ın Kitabını açıklamak üzere varid olan sünnetler’i bize ulaştıran Sa-habe’nîn haberlerine başvurulur. Nitekim Allah Teala: “Biz sana zikri indirdik ki, insanlara ne indirildiğini açıklayasm. Ola ki düşünürler” (NahI: 16/44) buyurmuştur. İmdi, şeriatı (hükmü) koyanın açıklaması­nın bulunduğu bir konuda, o açıklamaya rağmen fikir ileri sürülemez. Hak­kında şar’i’ tarafından açıklanmamış olan hususları açıklamak üzere il­im ehlinin düşünme ve istidlalde bulunmaları gerekir. Hadisle şu kaste­dilmiş de olabilir:
“Kim ilmin usul (prensip) ve füruunu (meselelerini) bilmediği halde, Kur’an’ı kendi görfişüne göre tefsir ederse ve kazara isabet etse, konu­yu bilmediği için bu iyi bir şey değildir.” Bu manaya İbn Teymiyye az ile­ride işaret edecektir. Bkz. Suyuti, el-İtkan II, 305; Hadisin bu manasına daha önceden İmam Ebu Ca’fer et-Taberi değinmiş ve İbnu’1-Enba-ri’nin, Kur’an’ın müşkil ayetlerine has olarak kabul ettiği İbn Abbas’tan mervi birinci hadisin anlamını, o hassas ve ince beyan üslubuyla bu an­lama hamletmiştir. Bkz. Taberi 1,78-79; Süyuti, el-İtkan II, 306.
Veya hadisle kastedilmek istenen şudur: “Kim gerçeğin başka türlü olduğunu bilerek Kur’an’la ilgili bir tefsirde bulunursa…” Buna göre, Şey-hü’1-islam’ın: “Kur’an’ı salt re’yle tefsir etmek haramdır” sözü, mutlak manada değildir. Nitekim bu husus, diğer eserlerinde söylediklerinden ve buradaki mücerred (salt) lafzından da anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, “ne sünneti, ne de dilin şehadet etmediği salt bir rey İle tefsir haramdır” an­lamındadır, ibn Kuteybe demiştir ki: “Kur’an’ı rey ile tefsir etme yasa­ğından: a- Ya nakil ve rivayetin dışına çıkmayıp, tamamen istinbatı te-ketmek anlamı çıkar; b- Ya da başka bir mana çıkar. Rivayetlerin dışı­na çıkmamak ve istinbatı terketmek anlamının murad edilmiş olması batıldır. Çünkü sahabe Kur’an’ı tefsir etmişler ve aralarında ihtilaflar ol­muştur. Onların tefsirde söyledikleri herşey, Rasulullah’tan (s.a.v.) işit­tikleri şeyler değildir.” İbn Kuteybe’ye göre bu yasağı şu iki şekilde anlamak lazımdır:
a- Kişinin, bir konuda belli bir görüşü vardır. Tabiat ve hevası ona me­yillidir. Bu görüşünü doğrulatmak için, Kur’an’ı, kendi keyif ve düşün­cesine uygun olarak te’vil eder. Aslında, kendisinin o şekilde peşin bir görüşü olmasaydı, sözkonusu o manayı Kur’an’dan anlamayacaktı. Bu du­rumda, Kur’an’ı re’yi ile tefsir etmesinin anlamı, görüşünün kendisini böy­le bir tefsire itmesidir. İbn Kuteybe’nin konuyla İlgili olarak söylediği di­ğer sözlerinden açıkça anlaşıldığı üzere, tefsirdeki bu tür hata alanına, hem delil hem de medlul’de hata edenler veya sadece delil’de hata edenler da­hildirler. Nitekim bunları İbn Teymİyye anlatmıştı.
b- Tefsirde düşülen diğer bir hata da, Kur’an’daki garib kelimeler, ka­palı bırakılmış ve ibdal olunmuş lafızlar, kısaltmalar, zamirler, takdim te’hirler’e ilgili rivayet ve nakilleri gözönünde bulundurmadan, sırf arap dilinin zahirinden hareketle tefsire kalkışmaktır. Tefsirin zahir’ini ölçü ve hakem olarak almadan, salt arap dili’riin ifade ettiği mefhumlarla an­lamlar çıkarmağa kalkışan kimse, çok yanılır ve Kur’an’ı re’yiyle tefsi­re yeltenenler zümresine girer.
îbn Kuteybe devamla şunları söyler: “Herşeyden önce, hatadan ko­runmak için, tefsirin zahirinde nakil-ve rivayet kaçınılmazdır. Bundan son­radır ki, Kur’an lafızlarını anlama ve hüküm istinbat etme işi genişler. Kur’an’da, ancak rivayet yoluyla anlaşılabilecek garib lafızlar çoktur; za­hiri tefsiri hakem olarak ortaya koymadan, bunların hakikatlerini anla­ma imkanı yoktur. Bkz. Kurtubi Tefsiri I, 33; Camiu’1-Usul II, 4.
[162] Bu söz Tirmizi’ye aittir. Bkz. Tirmizi VIII, 17.
[163] Taberi’de (1,78) bu ifade: “Kur’an hakkında kendi reyimle ko­nuşacak olursam” şeklindedir.
[164] Bu rivayeti aynı isnadla Hafız îbn Kesir (tefsirinde) zikretmiş ve demiştir ki: “Haberde İbrahim et-Teymi ile Sıddik arasında inkıta var­dır.” Bkz. İbn Kesir Tefsiri IV, 473.
[165] Bu haberi, Ebu Ubeyde’nin isnadı gibi sahih bir isnadla Ömer’den (r.a.) birçok kimse rivayet etmiştir. Taberi’nin isnadı şöyledir. İbn Beşşar, İbn Ebi Adi, Humeyd, Enes, Bkz. ibn Kesir IV, 374; Tabe-ri, XXX59.
Öyle görülüyor ki, İbn Teymiyye, bu ve diğer rivayetleri, Ebu Ubey-din “Fedailü’l-Kur’an’ adlı kitabından nakletmiştir. Değerli Üstad Mu­hakkik Seyyid Ahmed Sakr’ın, tahkıkli olarak yayınladığı bu Kitabın Ka­hire yazmasını inceleme fırsatı bulmuştuk.
[166] Ömer (r.a.), minberde bu ayetle ilgili olarak söylediği bu meş­hur sözünü, ibn Sa’d-Said b. Mansur, Abd b. Humeyd ki ibn Teymiyye burada O’ndan rivayet etmiştir. İbn Cerir ibnu’l Munzir, el-Hakim (ri­vayetin sahih olduğunu da söylemiştir), eş-Şuab’ında Beyhaki ve el-Hatib rivayet etmiştir. Hepsinin rivayeti de Enes’tendir. Bu kaynaklar­da, bu sözü söyledikten sonra Ömer’in şöyle dediği de rivayet edilmiş­tir: “Bu kitaptan sizlere açık gelen hususlara uyun ve onlarla amel edin. Bilmediklerinizi ise Rabbinize havale edin.” Şevkani, Fethu’l Kadir V, 376, Taberi XXX, 61. Ömer (r.a.) bu tavrındaki anlam için, mütefekkir Üstad Malik Bingebi’riin kıymetli risalesi “İntacu’l-Müsteşrikin ve Eseruhu fi’1-Fıkri’l-islami el-Hadis’ine bakınız.
[167] Abese 27-32. İbn Kesir şöyle der: “Bununla Ömer (r.a.) cinsi ve şekliyle bu bitkiyi bizzat tanımak istemiştir. Yoksa O da^ bu ayeti okuyan herkes de bilir ki, ebb, yerde biten bir tür ottur.” Bkz. IV, 473.
[168] Bkz. Taberi I, 86.
[169] İşaret edilen sözkonusu İki gün, şu ayetlerde zikredilen günler­dir. 1. “O, gökten yere kadar her işi idare eder. Sonra (o iş), sizin sayabildiğiniz bin sene miktarındaki bir günde O’na yükselir.” (Sec­de: 32/5) 2. “Melekler de, Ruh (Cibril) de, oraya, miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” (Mearic: 70/4) Bkz. Taberi XXIX, 71. Bu iki gün hakkında îbn Abbas’ın tercihe şayan görüşünün ne olduğu ve O’nun bu konuda tefsir yapmayı uygun görmemesinin sözkonusu ol­madığı hakkında bkz. İbn Hacer, Fethu/1-Bari VIII, 451-453.
[170] Taberi bunu, her ikisi de Eyyub ve İbn Ebi Muleyke’den olmak üzere bir başka iki tarikten rivayet etmiştir, öyle gözüküyor ki, bizim bu­radaki rivayette, müstensih hatasından doğan bir eksiklik vardır. Şöyle ki, Taberi’nİn rivayetine göre o zat tbn Abbas’a ellibin yıl olan gün ne ola ki?” demiş, bunun üzerine o zat: “Bana anlatasın diye bunu ben sana sor­dum!” deyince, îbn Abbas şu cevabı vermiştir: “Bunlar, Allah Teala’nın, kitabında zikrettiği iki gündür; ne olduklarım yine ancak kendisi bilir.” Dolayısıyla Allah’ın Kitabı hakkında, bilmediği birşey söylemeyi doğ­ru bulmamıştır. Bkz. Taberi XXIX, 72. Yine Taberi, miktarı ellibin yıl olan günle ilgili olarak, İbn Abbas’tan senediyle, şöyle bir yorum nakletmiş-tir. “O kıyamet günüdür ki, Allah onu kafirler için bu miktarda kılmış­tır.” Taberi devamla: “İbn Abbas’tan bu konuda, burada zikrettiğimiz bu görüşünden başka görüş de rivayet edilmiştir” diyerek, yukanda geçen rivayeti nakletmiştir.
[171] Bu zat, Ebu Yusuf Ya’kub b. İbrahim el-Kadi ed-Duraki olup, çağının Irak muhaddislerindendir. 252’de vefat etmiştir.
[172] Taberi I, 86.
[173] Taberi I, 86. Üstad Ahmed Şakir, Ebu Ubeyd’in “Fedailü’I-Kur’an’ınm yazmasında bu ifadenin: Tefsirden, ancak ma’lum şeyler hakkında konuşurdu” şeklinde olduğuna işaret etmiştir ki, birbirine yakın ifadelerdir.
[174] Taberi I, 87. Öyle görülüyor ki, tefsir hakkında görüş belirtmek­ten kaçınan İbnü’l-Müseyyib, bu rivayette, İkrime’nİn kendisiyle olan metod farklılığına işaret etmiş oluyor!
[175] Haberi, aynı tarikla Taberi de rivayet etmiştir. (I, 87).
[176] Taberi I, 85. Ebu Abdillah Nafi, îbn Ömer’in azadlısıdır. ibn Hacer O’nun hakkında: “Sağlam bir ravidir. Fakihtİr. 117 senesinde veya daha sonra vefat etmiştir. Takribü’t-Tehzib II, 296.
Salim b. Abdillah, İbn Ömer’in oğludur. Vefatı 106’dır. Fakih, sika, abid ve fazıl bir zat İdi.
El-Kasim b. Muhammed de, Ebubekr’in oğlu Muhammed’in oğlu olup, O da 106’da vefat etmiştir.
Bütün bunlara yetişen Ubeydullah b. Ömer ise, Ömer’in ahfadından olup, hic. 140’lardan sonra vefat etmiştir.
[177] Hişam b. Urve’nin vefatı h. 146, babası Ebu Abdillah Urve b. Zübeyr b. Avvam’ın vefatı ise 93’tür.
[178] Bkz. Taberi I, 86. Ubeyde es-Selmani, Muhadramun ve Tabi-un’dan ulu bir zattır. Sikadır, sağlamdır.
[179] Bu ve bundan önceki rivayet, Kasim b. Sellam’dandır. Ebu Ab­dillah Müslim b. Yesar el-Basri, Meşhur bir abid ve fakihtir. Mekke’de mücavir olarak bulunmuştur. H. 100’de vefat etmiştir.
Ebu îmran İbrahim b. Yezid en-Nehai: Irak fakihi, müctehid ve İmamdır. H. 96’da vefat etmiştir.
[180] TaüeıiI,86
[181] İmam Taberi, sözkonusu bu rivayetleri, şu manidar başlık al­tında serdetmiştir. “Kur’an’ı Te’vil Etmenin Caiz Olmadığını İleri Süren­lerin Yanlış, değerlendirdikleri Haberler” İbn Teymiyye yukarıda: “Bu yüz­dendir ki, Seleften bîr cemaat, bilmedikleri konularda tefsir yapmaktan kaçınmışlardır” dedikten sonra bu rivayetlere geçmiştir. Burada da bir bakıma, sözkonusu rivayetlerin bir bölümünü naklettikten sonra bu tev-cuh ve değerlendirmesini derinleştirip genişletmiştir. Ancak, Taberi’ye yukarıda işaret ettiğimiz bölüme muttali olan bir kimse, bu rivayetlerin hangi manada alınacakları konusunda, yerinde ve güzel bir başka değer­lendirmeyi ilave eder.
Taberi der ki: “Tabiilerden bazılarının, Kur’an’ı tefsir ve te’vil etmek­ten kaçınmalarına gelince, onların bu durumu, ortaya çıkan olaylar kar­şısında fetva vermekten kaçınan (fakih)lerin durumuna benzer ki, aslın­da onlar, Allah Teala’nın, ancak dini, tamamladıktan sonra Rasulullah’ı (s.a.v.) vefat ettirdiği ve Cenab-ı Hakkın, vuku bulan her olayla ilgili açık ya da delalet yollu bir hükmünün bulunduğu inancında idiler. Onların görüş belirtmekten kaçınmaları, Allah Teala’nın, bu “konular hakkında kul­lar arasında hükmünün bulunduğunu kabul etmemekten ileri gelmiyor­du. Fakat kendilerini, Allah Teala’nın ictihad’la mükellef kıldığı bilgin­ler seviyesinde görmeme endişelerinden ileri geliyordu. Selef ulemasının Kur’an’ı tefsir ve te’vilden kaçınmalarının sebebi de işte budur. On­ların bu çekimserlikleri ancak, kendilerini tefsirde isabetli görüş belir­tebilecek seviyede görmemelerindendir. Yoksa, bu ayetlerin tefsir ve te’villerinin ümmetin alimleri tarafından yapılamayacağı ve böyle insan­ların ümmet içerisinde bulunmadığı anlamında değildir.”
[182] Hadisi bu lafızla Taberani “el-Kebir” ve “el-Evsat’mda Abdul­lah b. Amr’dan rivayet etmiştir. Ravileri sika’dır. Tİrmizi ve Ebu Davud, Hasen bir isnadla Ebu Hureyre’den, şu lafızla rivayet etmişlerdir: “Kıyamet günü Allah ona ateşten bir gem vurur.” Bunu İbn Mace de rivayet etmiştir. Hadis başka bir tanktan, yakın lafızlarla bu şekilde Ebu Hureyre’den de rivayet edilmiştir. Ayrıca, Abdullah b. Mes’ud, îbn Ab-bas, İbn Ömer ve Ebu Said el-Hudri’den eleştiriye uğramış birtakım tariklerle de rivayet edilmiştir. Bkz. Muhtasaru ve Şerhu Süneni Ebi Davud V, 251,253; Mecmeu’z.Zevaid I, 163.
[183] Taberi I, 75.1. Arabın anladığı birinci tür tefsir, onların diline başvurularak bilinen tefsirdir ki, bu Zerkeşi’nin de dediği gibi, dil ve İ’rab’la yapılan tefsir türüdür. 2. Bu ikinci kısımla kastolunan, bilin­mesi zaruri olan helal ve haramlardır. (Nitekim, bu hususta ibn Ab-bas’tan merfu bir rivayet mervidir; ancak, senedinin sıhhati tartışılmış­tır) yoksa bunu tefsir’in kısımlarından biri olduğu mürad edilmemiştir.
Ebu Ca’fer demiştir ki: “İbn Abbas’ın, ‘hiç kimsenin bilmemekte ma’zur olmadığı tefsir diye adlandırdığı bu dördüncüsü, Kur’an tefsir ve te’vilinin kısımlarından birini ifade etmez; fakat Kur’an te’vilinden, hiç kimsenin bilmemesi caiz olmayan bir hususu bildirir.”
Görüldüğü üzere Taberi, tefsirin bu türü hakkında, “dördüncüsü” ta’birini kullanmıştır. Çünkü O, Kur’an te’vilinin tamamının üç kısım­da mütalaa edilebileceğini söyledikten sonra îbn Abbas’ın sözünü nak­letmiş ve İbn Abbas’a göre ikinci sırayı teşkil eden sözkonusu çeşidin tef­sir çeşitlerinden birini oluşturmadığını ifade etmiştir.
Taberi’nin tefsir çeşitlerini tasnifi ise şöyledir:
Birincisi: Buna hiç kimsenin erişmesi mümkün değildir. Allah Teala bunun ilmini kendisine tahsis etmiş ve onu bilmeyi, tüm yaratıklarından gizlemiştir. Bu Allah’ın kitabında, vuku bulacağını bildirdiği hadis­elerin eceî ve zamanlarıyla ilgili hususlardır. Mesela, kıyametin kopma, Meryem oğlu İsa’nın inme, güneşin batıdan doğma, surun üfürülme zamanlan ve bunlara benzer olayların vuku vakitleri gibi.
İkincisi: Allah Teala’nın, te’vilini, insanlar içerisinden yalnızca RasululIIah’a (s.a.v.) bildirdiği şeyler. Kullar bunları bilme ihtiyacındadır-lar. Ancak, onların bu şeyleri bilmeleri, Rasulullah’in (s.a.v.) bu husus­ların te’vilini onlara açıklamasıyla mümkündür.
Üçüncüsü: Kur’an’ın indiği dil’in sahiplerinin bildikleri te’vil, bu Kur’an’m Arapça ve i’rab cihetinden te’vilini bilmektir ki, bu bilgiye an­cak onlar tarafından ulaşılabilir.”
îbn Cerir Merhum te’vilin bu nevilerini açiklaken, okuyucularının da aşina oldukları üstün bir açıklama ortaya koymuştur. Buraya O’nun, tefsirinin üçüncü kısmıyia ilgili açıklamasını nakletmeden geçemeye­ceğim, Allah kendisinden razı olsun diyor ki:
“…Kur’an’ın iikliği dili bilen herkesin bildiği hususlar da, Kur’an te’vilinin kısımlanndandır. Bu te’vil türü, Kur’an’ın i’rabını yerli yerin­ce yapmak, müsemmaları müşterek olanlarından ayırdedecek onlara has isimleriyle ve mevsuflan diğerlerinden temyiz ederek onlara özgü sıfat­larıyla tanıma şeklinde olur ki, bunları bu dilin sahibi olan hiç kimsein bilmemesi sözkonusu değildir. Mesela bu kimselerden biri: “Onlara,
‘yeryüzünde fesad çıkarmayın’ denildiğinde, şöyle derler. ‘Biz ancak ıslah edicileriz. ‘Dikkat edin, onlar müfsidlerin ta kendileridir, fakat farkında değiller!” (Bakara: 2/11-12) ayetlerini işitse, hemen anlar ki ifsad: Zararlı olduğu için terkedilmesi gereken, ıslah da: Faydalı olduğu için yapılması gereken şeydir. Her ne kadar bu kimse, Allah’ın, hangi şey­leri ifsad ve hangi şeyleri ıslah’tan saydığını bilmese de, Kur’an’ın indiği dile sahip olan kimselerin, Kur’an’m te’vilinden bilebildikleri, İfade et­tiğim gibi, müsemmalar’ı müştereklerinden ayırdederek, kendilerine has isimleriyle ve mevsufian da yine kendilerine ait sıfatlarıyla bilmektir; yok­sa Allah’ın bilinmesini sadece Rasulullah’a (s.a.v.) tahsis etiği, bunlar­la ilgili vacip hüküm, Özellik ve durumları bilmek değil. Çünkü, bu ka­bil şeyler, Rasulullah’ın (s.a.v.) açıklaması olmaksızın kimse tarafından bilinmez. Tabii ki, Allah Teala’mn, yaratıklarından gizleyerek kendi il­mine ayırdığı hususlar bunun dışındadır.” Taberi 1,73-76-92-93; Zerkeşi, el-Burhan II, 164; Süyuti, el-İtkan II, 309. [184] İbni Teymiyye, Tefsir Usûlü, tevhid yayınları: 101-111.

İbni Teymiyye’ye atılan teşbih iftirasının hakikati

1 Oct

İbni Teymiyye’ye atılan teşbih iftirasının hakikati

Hamd alemlerin Rabbi, din gününün maliki, rahman ve rahim olan Allah’a mahsustur. Salat ve Selam ümmi Nebi, Efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ailesine, arkadaşlarına ve onların yolunu ihsan üzere kıyamete dek izleyenlerin üzerine olsun.

Okumakta olduğunuz bu ufak çaplı çalışma, Şeyhul-İslam Ahmed b. Abdulhalim b. Teymiyye (rahimehullah)’a isnad edilen ve hakikatmiş gibi yaygarası yapılan bir iftiranın ifşası üzerinedir. Malumdur ki tevhid ve sünnet cehaletinin zirve yaptığı ülkemizde, insanlar İbni Teymiyye ismini duyduklarında irkilmektedirler. Bunun sebebi de şüphesiz Şeytanın dostluğunu, Allah’ın dostluğu ile birbirine karıştıran zavallı kimselerin uydurdukları yalanlardır. Bu ifadeleri kullanıyorum, çünkü aynı iftiraların yaygarasını bende yaptım. Allah beni affetsin, hiçbir delile dayanmadan, sadece duyduklarımla ve hatasız gördüğüm şeyhler zümresi ile Şeyhu’l-İslam’a hiçbir zaman söylemediği, hatta uğruna savaştığı inancına aykırı, birçok iddialar isnâd ettim. Allah celle ve ala’dan hazırladığım bu ufak çalışmayı, bu büyük günahıma kefaret kılmasını niyaz ediyorum.

Şeyhul-İslam için yapılan iftiralardan birisi ve hatta en büyüğü, o’nun Allah’ı yaratılmışlara benzettiği, dolayısıyla Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp Müşebbihe olduğunu iddia edenlerin iftirasıdır. Bu konuda hiçbir zaman İbni Teymiyye’nin kitaplarından delil getirememişlerdir. Ancak o’nun adına kitaplar uydurmuş veya hasımlarının o’nun hakkında yazdıklarını o yazmışcasına delil göstermişlerdir. Oysa bu menhec İslami bir menhec değildir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Maide/32.)”

Şüphesiz insanlara bir şey isnat ederken delil getirmek ve bu iddiayı ispat etmek kişi üzerine bir haktır. Peki, bu insanlara ne oluyor da kendi hisleri onları adaletten alıkoyuyor? Bunların cevapları aslında maruf olan şeylerdir. Zira İbni Teymiyye, Selefi Salihin’in inancını benimsemiş, ihtilaflardan sakındırmış, bid’atlere karşı savaşmış, Müslümanların cahiliyye adetlerine geri dönmelerine hazmedememiştir. Hakkın destekçilerinin var olduğu gibi şeytanın destekçilerinin de var olması kaçınılmazdır. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda insanlar Peygamberlere dahi iftiralar atmış ve onların temiz yolunu kendi bid’atleriyle değiştirmişken İbni Teymiyye bir insandan başka kimdir ki iftiralara maruz kalmasın? Şeytanın değişmeyen hilelerinden birisidir insanları, hakka çağıran kimselere karşı zulme davet etmek. Ve Şeyhu’l-İslam’da İslam tarihi içerisinde bu paydan büyük ölçüde nasibini almıştır.

ŞEYHULİSLAM’A ATILAN TEŞBİH İFTİRASI!

Ülkemizdeki dalalet fırkalarının başları olan bir takım kimseler o’nun hakkında eskiden beri yaygarası yapılan şu iftiraları hakikatmiş gibi anlatmışlardır ve anlatmaya devam etmektedirler.

1) İbni Teymiyye, Şam’da bir Cuma hutbesinden sonra minberden inerken şöyle dedi, işte Allah bu benim indiğim gibi iner.

2) İbni Teymiyye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” diyor.

Bunlar kâfi gelir zira teşbih meselesinde atılan iftiraların tümü bu iddialar gibi olup en çok itimat ettikleri bu iki rivayettir.

İnşaallah ileride geleceği üzere, bu iddialara Şeyhu’l-İslam’ın kendi kitaplarından cevap vereceğiz.

BU İFTİRALARI UYDURANLAR VE YAYANLAR

Birinci iftiraya gelince, bunu Seyyah İbn Battuta isimli zavallı İbni Battuta Seyehatnamesi olarak meşhur olan Tuhfetu’l Enzar fî Ğaraibi’l-emsâr ve arâibi’l-esfar adını taşıyan kitabında bildirmiştir. Bu kitap, senet ve rivayet ilminden yoksun bir bunağın iddialarından ibarettir. İbni Battuta’nın seyehatnamesini inceleyenler kitabın ne denli bir hayalperestlikle yazıldığını gözleriyle göreceklerdir. Saçma sapan hikâyelerinin içinde 350 yaşındaki bir adamdan bahseder ve bu adamın her yüz senede bir saçlarının ve dişlerinin yeniden çıktığını nakleder. İşte Şeyhu’l-İslama saldıranların sarıldıkları deliller tıpkı bu örnekte olduğu gibi örümcek ağından dahi daha zayıftır. Bu yalancının kitabındaki yalanları görüpte Allah’ın şu ayetini görmeyenlere ne demek gerekir?
Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. (Hucurat/6.)

İşin ilginç yönlerinden birisi de bugün bu iftirayı büyük çaba ile yayanlardan olan bir grup, İbni Teymiyye böyle dedikten sonra, İbni Battuta’nın kitabının ismini vermektedir. Ne kadar acınacak bir durum ki, İbni Battuta’nın kitabının ismini bile doğru yazamamaktadır!

İkinci iftiraya gelince, ne hikmetse bu insanlar kaynak verirken, bir kitap ismi zikrediyorlar ancak ne baskısının yapıldığı yayınevine dair bir not var, ne cilt numarası ne sayfa numarası, hiç bir şey yok! Sormak gerekmiyor mu? Bu Arş kitabını dediğiniz kitapta neyin nesi? Doğrusu şaşmamak gerekiyor, Zira Rasulullah salllallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır; “Peygamberlerin insanlara söyledikleri şeylerden biriside şudur: Utanmadıktan sonra dilediğini yap! 1”

Utanması arlanması olmayan insana niye uydurdun diyemeyiz! Ancak biz İbni Teymiyye’nin sözleriyle bu uydurukçulara bir cevap verebiliriz. Şeyhu’l-İslam kendisi adına kitap uyduranlara yönelik şöyle demiştir: “Yazıp gönderdiğimi söylediğiniz kitablara (mektuplara) gelince, ben doğrusu hiçbir zaman durup dururken kimseye, bu konuda propaganda amacıyla hiçbir şey yazmadım. Sadece soru soranlara gerek Mısır’dan olsun gerek başka yerden, cevap yazmışımdır.
Doğrusu benim adıma uydurulmuş bir kitab (mektup)ın Dârü’s-Sultan hocası Emir Ruknü’d-Din Caşnekîr’e ulaştırıldığından haberim var. Tahrif edilmiş bir itikadı içeriyormuş, ama hakikatine vâkıf değilim. Ancak uydurulmuş olduğunu biliyorum.
Ayrıca Mısır’dan bana gerek itikad konusunda gerekse başka hususlarda soru sormaya gelenler oluyor. Ben de onlara Kitab, Sünnet ve Selefin icmâ ettiği şeylerle cevap veriyordum. 2”

Buna rağmen ülkemizde ve dalalet fırkalarının yoğun olduğu bölgelerde bu iftiralar süratle yayılmaktadır. Allah bize ve onlara hidayet nasip etsin.

ŞEYHULİSLAM’IN İNANCI VE İFTİRALARA CEVAPLAR

Şeyhu’l-İslam’ın inancının Selefin inancı ile aynı olduğu yani Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed, Buhari, Süfyan-ı Sevri, Sufyan b. Uyeyne, Evzaî gibi ümmet tarafından kabul görmüş ilim ehli ile aynı şekilde inandığı, güneşin bulutsuz havada açıkça parlaması gibi ayan ve beyandır. Bunları mütalaa etmek için kendi kitaplarına başvurmanız yeterli olacaktır. Biz bu konuda Şeyhu’l-İslam’ın kendi kitaplarından cüzi miktarda nakillerde bulunacağız. Kalplerinde eğrilik olmayan, hakka tabiiyet noktasında gayretli olan kimselere bunların kâfi geleceği kesindir. Bununla birlikte “Kalpler rahmanın iki parmağı arasındadır, onları istediği gibi çevirir. 3” ve Allah’ın hidayet etmediğini hiç kimse hidayet edemez.

1 – Şeyhul-İslam, Vasıtiyye akidesinde şöyle dedi; “… O’nun sıfatlarını, yarattıklarının sıfatına benzetmezler ve keyfiyetlendirmezler. Çünkü şanı yüce Allah’ın adaşı yoktur, dengi yoktur, eşi benzeri yoktur. Şanı yüce Allah, yarattıkları ile kıyas edilemez! 4”
Derim ki, bu ifadeler Şeyhe iftira atanlara bir reddiye olmakla birlikte, Şeyhin tayyib olan akidesi ile ona iftira atan tasavvufçularında kıyaslanması için bir ölçüttür. Zira Şeyh, Allah’ı yaratılmışlarla kıyas etmekten dahi sakındırırken, Tasavvufçular içinde Allah’ı ve müridi, Su ve şeker ile kıyas eden zındıklar vardır. Yine Allah’ın istivasını Bişr’in Irak’ı istilasına benzetenler vardır. Elhamdulillah hak pek açık seçiktir. “O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar? (Ankebût,61)”

2 – Şeyhul-İslam İhlas suresinin tefsirinde şöyle demektedir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şanı yüce Rabbimizi, her gece dünya semasına inmekle vasfedip, arefe günü O’nun hacılara yaklaştığını, Yüce Allah da Musa ile o mübarek vadide sağ taraftan, ağaçtan konuştuğunu, semâ duman halindeyken ona yöneldiğini (istiva ettiğini), semaya ve arza, ‘İsteyerek ya da istemeyerek geliniz.’ Diye emrettiğini belirtmiş olduğuna göre; bütün bunlarda söz konusu olan fiillerin, gördüğümüz varlıkların, gördüğümüz şekildeki iniş türünden olması gerekmez ki böyle bir şeyi kabul etmek bir mekânın boşaltılmasını ve bir diğer mekânın da işgal edilmiş olmasını gerektirir, denilebilsin.” 5

Elhamdulillah, işte bu sözler Şeyh’in akidesinin ta kendisidir. O, bu iftiralardan şeytanın cennete olan uzaklığı gibi uzaktır. Ebu Hanife rahimehullah’ın bu konudaki inancı ne ise, İbni Teymiyye’nin de bu konudaki inancı odur. Ebu Hanife’ye de Allah’ın inişi/nüzulü sorulmuştu o şöyle cevap vermişti: “Allah nüzul eder yani iner, bunun keyfiyeti ise bilinemez. 6” İşte selefin inancı budur. İşte kendileri hakkında Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in hayır üzere şahit olduğu ve insanların hayırlıları buyurduğu ilk üç asrın imamlarının inancı budur. “Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz? (Yunus/32.)”

3 – “… O’nu yarattıklarına kıyas eden kimse de onu bilmemiş ve teşbihe sapmış olur. Hâlbuki Yüce Allah’ın varlığı hakiki ispat ile sabittir ve O, kendisine ait isim ve sıfatlara layıktır. 7”

4 – Yine Şeyhu’l-İslam’dan nakledeceğimiz şu veciz sözler, ondan gelen tek nakil olsaydı dahi, onun iftiralardan uzak oluşuna kifayet ederdi. O şöyle demektedir: “Allah subhanehu’nun ne isimleri ve sıfatlarıyla birlikte zikredilen mukaddes nefsinde ne de fiilerinde hiçbir benzeri yoktur. Yine yakinen biliriz ki, O’nun gerçekten bir zatı, gerçekten fiileri ve gerçekten sıfatları vardır. Bununla birlikte o’nun ne zatında ne sıfatlarında ne de fiilerinde hiçbir benzeri yoktur. Allah eksikliği ve sonradan olmayı gerektiren her şeyden, gerçekten münezzehtir. 8”

5 – Şeyhu’l-İslam, Tedmuriyye risalesinde isbat ve nefy mevzusunda Allah hakkında caiz olan ve olmayan hususları anlatırken müşebbihe (Allah’ı yaratılmışlara benzetenler) hakkında şöyle der: “…Bu benim görmem gibi bir görüş, benim elim gibi bir el ve benzerlerini söyleyen Müşebbihe’nin görüşünün yanlışlığını ortaya koyan hususlardan biridir. Allah onların söylediklerinden kesinlikle yüce ve münezzehtir. 9”

6 – Aynı risalede Şeyh şunlarıda söylemiştir: “…O’nun mukaddes zâtı yaratılmışların zâtlarının benzeri ve yine sıfatları da zâtı için olduğu gibi yaratılmışların sıfatlarının benzeri değildir. 10”

7 – “Allah’ın kendisi hakkında ispat ettiği şeylerin ispatı ve O’nun yarattıklarına benzemesinin nefiy ve reddedilmesi gerekir. 11”

8 – Devamla şöyle demiştir: “Her kim, Allah’ın ilmi, kudreti, rahmeti, kelâmı yoktur; O sevmez, hoşnut olmaz, münâdâ ve münâcâtta bulunmaz, istiva etmez derse, sıfatları işlevsizleştiren , Allah’ı mâ’dumlara ve cansızlara benzeten bir inkârcı olur. Ve her kim, Allah’ın benim ilmim gibi bir ilmi, benim kuvvetim gibi bir kuvveti, benimki gibi sevgisi ve rızası, benim ellerim gibi elleri veya benimki gibi bir istivâsı söz konusudur derse, Allah’ı canlılara (yaratılmışlara) benzeten bir teşbihçi olur. Oysa, teşbihe sapmayan bir ispat ve işlevsizleştirme olmaksızın tenzîh gereklidir. 12”

9 – Şeyhu’l-İslam, Tedmuriyye risalesinde Selefin sıfatlar konusundaki tutumunu açıklarken şöyle demiştir: “…Şu halde onların yolu, mahlûkata benzemeyi nefyedip, isim ve sıfatları ispattan ibarettir ki bu, teşbihsiz bir ispat ve işlevsizleştirmeksizin tenzihtir. Nitekim Allah Teâlâ, “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur. O işitendir, görendir. (Şûrâ/11.)” buyurmaktadır. “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur” sözünde teşbih ve temsili, “O işitendir, görendir” sözünde de ilhad ve ta’tili red söz konusudur. 13”

10 – Şeyhu’l-İslam’a Allah’ın istiva ve nuzül sıfatlarıyla ilgili yapılan iftirayı daha önce zikretmiştik. Bu iftirayı dillendirenler o kadar cahil kimseler ki, Şeyhu’l-İslam’ın bu sıfatları açıklamasından dahi gafil kalmışlardır yâda Yahudi zihniyeti ile ellerini bu hakikatin üzerine koymuşlardır. Oysa Şeyh, bu konularda itikadını açıklayan çok söz zikretmiş ve kaleme almıştır. Bunlardan biriside şudur: “Şayet birisi “Allah arşa nasıl istiva etti?” diye sorarsa o’na şöyle denir. “Tıpkı Rebîa, Malik ve diğerlerinin (rahimehumullah) dedikleri gibi: İstiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür (nasıllığı bilinemez), ona iman etmek vaciptir (yani farzdır), bu konuda soru sormak ise bid’attir; Zira bu insanların bilmediği ve cevap vermeleri de mümkün olmayan bir şeyi sormaktır.”
Yine “Rabbimiz dünya semasına nasıl iner?” diye sorulursa, ona “O nasıldır?” diye sorulur; “O’nun nasıl olduğunu bilmiyorum” derse “Biz de O’nun inişinin nasıl olduğunu bilmiyoruz” denir. Çünkü bir sıfatın nasıllığını bilmek, o sıfatı taşıyanın keyfiyetini bilmeyi gerektirir. Sıfatın keyfiyetini bilmek diğerinin fer’idir ve ona bağlıdır. Sen O’nun zatının nasıl olduğunu bilmeden, benim O’nun sem’i, basarı, teklimi, istivâsı ve nuzülünün keyfiyetini bilmemi nasıl istersin? Sen O’nun gerçekten var olan ve hiç bir şeye benzemeyen kemal sıfatlarını gerektiren bir zâtının olduğunu kabul ediyorsan, O’nun işitmesi, görmesi, konuşması, inmesi ve istivası da gerçekten vardır. O yaratılmışların işitmesine, görmesine, konuşmasına, inmesine ve istivasına benzemeyen kemal sıfatlarına sahiptir. 14”

Yine iftiralarında kullandıkları bir yöntemde şudur ki, tıpkı Batıni sapıklarının yöntemi ile delil getirmektedirler. Batınilerin, “namaza yaklaşmayın”, “vay o namaz kılanların hallerine” gibi ayetleri siyak ve sibaklarına bakmadan delil olarak gösterip namazı inkâr etmeleri gibi, bu yalancılarda şöyle yapıyorlar: İbni Teymiyye dediki, “Allah’ın arşına istiva etmesi yaratıkların tahtlarına kurulmaları gibidir”, “Allah’ın iki eli yaratıkların eli gibidir” demişlerdir. Doğru, İbni Teymiyye kitabında böyle demiştir ama sözünün sonrasıda var. Devamla da şöyle demiştir: “Bu çeşit sözleri söylemekle bilinen ilk kişinin, Rafızî olan Hişam b. el-Hakem olduğu söylenir. Allah en doğrusunu bilir.”

İşte Şeyhu’l-İslam hakkında atılan iftira ve hakikati kısaca böyledir. Bu deliller yeterli olmakla birlikte, istenildiği takdirde bu on ayrı madde yüz maddeye ilhak edilebilir. Zira Şeyhu’l-İslam’ın eserleri maruf olan ve akide hususundaki menheci apaydınlık bir şekilde görünen bir hal üzeredir.

Yalancı kimselerin bu konuda olduğu gibi başka konularda da o’nun hakkındaki iftiraları mevcuttur. O iftiralarda bu meselede olduğundan farklı değildir. Allah’tan afiyet diler ve bizi hakkı ayakta tutan şahitler kılmasını niyaz ederiz.
Hatime olarak derim ki, “Ey bu iftirayı yayanlar, Siz Şeyhe söylemedikleri şeyleri isnad ederken utanmıyorsunuz bu belli! Ve bu nedenle o’nu teşbihci, tecsimci ilan ederek apaçık bir şekilde tekfir ediyorsunuz! Tam bir harici mantığıyla! Peki ya sizin o uçup kaçan şeyhleriniz? Onları ne yapacağız? İbni Teymiyye hakkında yalanlar dizip onu teşbihci ilan edenler, İbni Arabi’nin vahdeti vücdunu ne yapacağız? Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) eşittir Allah (cella ve ala) diyen zındıkları ne yapacağız? Allah’ı karısının kılığında yatak odasına aldığını iddia eden Sizin Mevla’nız olan Celaleddin Rumî ve hocası Şemsi ne yapacağız? (Bknz, Ariflerin Menkibeleri, Ahmed Eflakî) Veya günümüz mutasavvıflarının şeyhlerinin yüzünde Allah’ı gördüklerini iddia etmelerini ne yapacağız? Allah’ı kadının söylemesi münasip olmayan uzuvlarında müşahede ettiğini, Allah’ın kendisine kadın suretinde göründüğünü iddia eden İmam Rabbani (ki o Rabbani asla değildir)’yi ne yapacağız?

İbni Teymiyye’ye iftiralarla teşbih ve tecsim isnat edenler, kendilerinin Allah’ı sever gibi sevdikleri o isimlerden hakikaten sudur etmiş olan bu sözlere neden bir şey demezler?
O zaman bu, insafsızca bir taksim! (Necm,22.)

Şeyhu’l-İslam kendi hayatında bu iftirayı atanlara İmam Buhari’nin hocası Nuaym b. Hammad el-Huzâ’î’nin şu sözüyle cevap verirdi: “Allah’ı yarattıklarına benzeten kâfir olur. Allah’ın, kendisini nitelendirdiği şeyleri inkâr edende kâfir olur. Ne Allah’ın kendisini nitelendirdiği ne de Rasulünün O’nun nitelendirdiği hiçbir şey teşbih değildir.” 15

Hamd Rabbimiz celle ve ala’ya mahsustur, Salat ve Selam olsun Nebimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e.

______________________________
1 – Buhârî, Fethu’l Bâri şerhi ile 10/523.
2 – İbn Teymiyye Külliyatı, 3. Cilt
3 – Tirmizî, Kader 7, (2141).
4 –Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye, el-Akidetü’l Vasıtiyye
5 – Dekâiku’t-Tefsîr, 6/424.
6 – İ’tikadu’s-Selef Ashabi’l-Hadis, Cilau’l-Ayneyn
7 – İbn Teymiyye, er-Risâletü’t Tedmuriyye
8 – Mecmûu’l-Fetâvâ
9 – İbn Teymiyye, er-Risâletü’t Tedmuriyye
10 – A.g.e.
11 – A.g.e.
12 – A.g.e.
13 – A.g.e.
14 – A.g.e.
15 – el-Lâlekâi; Zehebi, el-Uluvv

4 rekatli sünnet

1 Oct

Soru: Öğle namazının farzından önceki dört rekâtlık sünnet ile ikindi namazının farzından önceki dört rekâtlık sünnet, dört rekâtta ve bir selâmda mı kılınır, yoksa her iki rekâtta bir selâm verilerek mi kılınır?
Cevap:
Hamd, yalnızca Allah’adır.
Âlimlerin cumhuru, gece gündüz kılınan nâfile (sünnet) namazların ikişer rekât olarak kılınmasının daha fazîletli olduğu görüşüne varmışlardır. Hatta İmam Ahmed gibi bazı âlimler, ikişer rekât kılınmasının farz olduğu, bir selâm ile iki rekâttan fazla kıldığı takdirde namazın sahih olmayacağı görüşüne varmıştır.Sahih sünnette delili vârid olmasından dolayı Vitir namazı bunun dışındadır.
Âlimler, İbn-i Ömer’in -Allah ondan ve babasından râzı olsun-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ettiği şu hadisi buna delil göstermişlerdir:
((صَلاَةُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مَثْنَى مَثْنَى.)) [ رواه الترمذي وأبو داود والنسائي وابن ماجه وصححه الألباني في تمام المنة ]
“Gece ve gündüz namazları ikişer ikişer kılınır (yani iki rekâttan sonra selâm verilir).” (Tirmizî; hadis no: 597.Ebu Davud; hadis no:1295.Nesâî; hadis no:1666.İbn-i Mâce; hadis no: 1322. Elbânî, “Temâmu’l-Minne”; s: 240′da hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.)
((مَثْنَى مَثْنَى)): Yani iki rekât iki rekât şeklinde kılınır. Nitekim İbn-i Ömer -Allah ondan ve babasından râzı olsun- böyle açıklamıştır.
Ukbe b. Hureys’ten rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
(( قُلْت لِابْنِ عُمَرَ: مَا مَعْنَى مَثْنَى مَثْنَى؟ قَالَ: تُسَلِّمُ مِنْ كُلِّ رَكْعَتَيْنِ.)) [ رواه مسلم ]
“İbn-i Ömer’e -Allah ondan ve babasından râzı olsun-:
– ‘Mesnâ Mesnâ’nın anlamı nedir? Diye sordum.
İbn-i Ömer -Allah ondan ve babasından râzı olsun- dedi ki:
– Her iki rekâtte bir selâm vermendir.” (Müslim)
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in: ((مَثْنَى مَثْنَى)) sözünün anlamı; yani ikişer ikişer kılınır, demektir.Bu sebeple dört rekât birden kılınmaz.Aksine ikişer ikişer kılınır.
Nitekim İbn-i Ömer’in -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet ettiği hadiste o şöyle demiştir:
(( سَأَلَ رَجُلٌ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ: مَا تَرَى فِي صَلاةِ اللَّيْلِ؟ قَالَ: مَثْنَى مَثْنَى، فَإِذَا خَشِيَ أَحَدُكُمُ الصُّبْحَ صَلَّى وَاحِدَةً، فَأَوْتَرَتْ لَهُ مَا قَدْ صَلَّى.))
“Bir adam, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e minberde iken şöyle soru:
– Gece namazı hakkında ne dersiniz?
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
-Gece namazı ikişer ikişer rekâttır. Biriniz sabah vaktinin girmesinden korkarsa, bir rekât kılar ki bu kılmış olduğu rekâtleri vitir yapar.” (Buhârî; hadis no: 947. Müslim; hadis no: 145)
Hadisin(( النَّهَارِ )) (gündüz) lafzıyla rivâyetine gelince, bunu sünen sahipleri rivâyet etmişler, fakat âlimler, hadisin sahih olup-olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Bu konuda doğru olan görüşe göre hadis, (gündüz lafzıyla) sâbittir.Nitekim Buhârî bunun sahih olduğunu belirtmiştir.
Buna göre gece ve gündüz kılınan nâfile namazların her biri ikişer rekâttır ve her iki rekâtın sonunda selâm verilir.
“Dört” lafzıyla gelen ve selâm lafzı açıkça zikredilmeyen her hadis-i şerife bu kâide uygulanır. Yani sana içinde “dört” lafzı geçen ve “selâm” lafzı açıkça zikredilmeyen bir hadis geldiği zaman, o hadis, her iki rekâtta selâm verileceğine binâ edilir. Çünkü bu, kâidenin kendisidir. Teferruatlar (cüz’iyyât) ise, kâideye binâ edilir.
Örneğin Âişe’ye -Allah ondan râzı olsun-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Ramazan’daki (gece namazı) hakkında sorulduğunda o şöyle demiştir:
(( مَا كَانَ يَزِيدُ فِي رَمَضَانَ وَلا فِي غَيْرِهِ عَلَى إِحْدَى عَشْرَةَ رَكْعَةً، يُصَلِّي أَرْبَعًا فَلا تَسَلْ عَنْ حُسْنِهِنَّ وَطُولِهِنَّ، ثُمَّ يُصَلِّي أَرْبَعًا فَلا تَسَلْ عَنْ حُسْنِهِنَّ وَطُولِهِنَّ، ثُمَّ يُصَلِّي ثَلاثًا.)) [ رواه البخاري ومسلم ]
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, ne Ramazan gecelerinde, ne de başka gecelerde, (sabah namazı hariç) on bir rekâttan fazla namaz kılmazdı. Önce dört rekât namaz kılardı ki, o rekâtları ne kadar güzel ve uzun kıldığından hiç sorma! Sonra dört rekât kılardı ki, o rekâtları ne kadar güzel ve uzun kıldığından hiç sorma! Sonra üç rekât kılardı.” (Buhârî ve Müslim)
Hadisin zâhirinden dört rekâtın bir selâmda kılındığı anlaşılmaktadır.Fakat hadisin bu zâhiri, genel kâideye binâ edilir ki o da şudur: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den sâbit olduğu üzere gece namazı ikişer ikişer rekâttır. Yukarıdaki hadiste geçen “dört” lafzı tek başına, sonra “dört” lafzı yine tek başına zikredilmiştir.Çünkü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- dört rekât kıldıktan sonra biraz dinlenmiştir.Bunun delili; hadiste geçen “sümme/sonra” lafzıdır. Çünkü “sümme/sonra” lafzı, tertibe ve süreye delâlet eder.” (“eş-Şerhu’l-Mumti’”; c: 4, s: 76-77)
İbn-i Hüzeyme, sahihinde (c: 2, s: 214) İbn-i Ömer’in hadisini; “Nâfile namazın, gece ve gündüz namazlarının hepsinin her iki rekâtının sonunda selâm verileceği babı” diye bir bölümde zikretmiş, ardından “Gündüz kılınan nâfile namazların iki değil de dört rekât kılınacağını iddiâ edenin görüşüne aykırı olan hadislerin zikri babı” diye bir bölüm zikretmiş ve gündüz kılınan nâfile namazların ikişer rekât olduğuna dâir birçok delil nakletmiştir.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in:
(( رَحِمَ اللَّهُ امْرَأً صَلَّى قَبْلَ الْعَصْرِ أَرْبَعًا.)) [ رواه الترمذي وحسنه الألباني في صحيح الجامع ]
“İkindi namazından önce dört rekât (nâfile) namaz kılan kimseye Allah rahmet etsin.” (Tirmizî; hadis no: 395. Tirmizî hadis hakkında şöyle demiştir: “Bu hadis, garib hasen hadistir. Elbânî “Sahihi’l-Câmi’”, hadis no: 3493′de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.)
Hadisi, yukarıda belirtilen şekilde ikişer ikişer kılınır.
İbn-i Hibbân -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
(( رَحِمَ اللَّهُ امْرَأً صَلَّى قَبْلَ الْعَصْرِ أَرْبَعًا))
“İkindi namazından önce dört rekât (nâfile) namaz kılan kimseye Allah rahmet etsin.”
Sözüyle, “iki selâmda dört rekât namaz kılan”, demek istemiştir. Çünkü Ya’lâ b. Atâ’dan, o Ali b. Abdullah el-Ezdî’den, o da İbn-i Ömer’den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet ettiği hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
((صَلاَةُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مَثْنَى مَثْنَى.)) [ رواه ابن حبان في صحيحه ]
“Gece ve gündüz namazları ikişer ikişer kılınır (yani iki rekâttan sonra selâm verilir).” (İbn-i Hibbân sahihinde (c: 6, s: 206) rivâyet etmiştir.)
İbn-i Hibbân, Cuma namazının farzından sonra dört rekâtlık sünnet için de buna benzer bir sözü (c: 6, s: 231)’de söylemiştir.
Değerli âlim Abdulaziz b. Baz -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
“Müslüman için meşrû olan; gündüz ve gece kılınan nâfile namazları ikişer ikişer kılmasıdır.Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmaktadır:
((صَلاَةُ اللَّيْلِ مَثْنَى مَثْنَى.)) [ متفق عليه ]
“Gece ve gündüz namazları ikişer ikişer kılınır (yani iki rekâttan sonra selâm verilir).” (Buhârî ve Müslim)
Başka sahih bir rivâyette şöyle buyurmaktadır:
((صَلاَةُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مَثْنَى مَثْنَى.)) [ رواه أحمد وأهل السنن ]
“Gece ve gündüz namazları ikişer ikişer kılınır (yani iki rekâttan sonra selâm verilir).” (Ahmed ve Sünen sahipleri, hasen bir senedle rivâyet etmişlerdir.)” (“Mecmû’u Fetâvâ İbn-i Baz”; c: 11, s: 390)
Allah Teâlâ en iyi bilendir.
Islam Q&A
CAN tarafından 01 Ekim 2012 – 01:38 tarihinde yayınlandı.

Ali imran 200 (elmalılı tefsiri)

18 Sep

200-Sözün kısası ey iman edenler, siz telaş etmeyiniz, sabırlı olunuz, (haberde geldiğine göre sabır üç derecedir: Musibet (ansızın gelen bela)e sabır, itaat etmekte sabır, isyandan sabır), ve sabırda Allah düşmanlarıyla yarışıp onların üstüne çıkınız, yani imtihan ve mücahede mevkilerinde düşmanların sabrının üstüne çıkmaya ve nefsinizin arzularını yenmeğe çalışınız ki, sabırlı olmaya alışırsanız bunu yapabilirsiniz. Ve murabata edi (nöbetleşi)niz, ribat yapı (sağlam yürekli olu)nız, imam ardında cemaatle namaz gibi birbirinize bağlanıp vazifeye dikkatli olunuz ve özellikle savaşa düşmanlarınızdan çok hazırlıklı bulunarak atlarınızı bağlayıp hududlarda ve mevzilerde karakol bekleyiniz. “Ribat”, Allah yolunda devam etmektir. Bu aslında “rabt-ı hayl” yani at bağlamaktan alınmıştır ki, düşmana karşı atını bağlayıp gözetlemek ve beklemek demektir. Sonra İslâm hudud (sınır) şehirlerinden birinde bekleyenlere, gerek süvari ve gerekse piyade olsun, genelde murabıt (nöbet bekleyen, nöbetçi) adı verilmiştir. Fakihlerin ıstılahlarında murabıt, hudud şehirlerinden birine bir müddet beklemek için gidendir. Aile ve efradıyla beraber oralarda oturan ve hayatını kazanarak yaşayan hudud sakinlerine murabıt denilmez. Zamanımız terimine göre murabıt, Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen askerler demek olur. Buhârî ve Müslim’de Sehl b. Sa’d’den rivayet olunduğu üzere Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki, “Allah yolunda bir gün karakol beklemek, dünya ve mafiha (onda olanlar)dan hayırlıdır”. İbnü Mâce sahih senedle Ebü Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Resulullah buyurmuştur ki: “Her kim Allah yolunda murabıt olarak, yani karakol beklerken ölürse, işleyegeldiği iyi amel üzerine icra edilir, rızkı da üzerine gönderilir durur, fitnecilerden emin olur ve Allah Teâlâ onu korkudan emin olarak diriltir.” Ebu’ş-Şeyh’ın Hazreti Enes’den merfû olarak tahric ettiği bir hadiste: “Karakol yerinde namaz, iki milyon namaza eşittir”. Abdullah b. Ömer (r.a.)den rivayet edilmiştir ki: “Ribat (nöbet bekleme), cihaddan daha faziletlidir. Zira ribat, müslümanların kanını muhafazadır. Cihat ise müşriklerin kanını dökmektir”.

Bunları yapınız Allah’dan gereği gibi korkunuz, mutlak olarak emirlerine karşı gelmekten sakınınız, korumasına koşunuz ki, felah bulasınız (kurtulasınız), isteklerinize nail, temennilerinizde başarılı olasınız, dualarınızın kabul olduğunu göresiniz. İşte Bakara Sûresinin sonundaki “kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!” duasının da tam cevabı.

Rabitun Ali İmran 200 ibni kesir tefsiri

18 Sep

200 — Ey îmân edenler, sabredin, sebat gösterin, düşmana karşı durun ve Allah’tan sakının ki, felah bulaşınız.

Bu âyetlerde Allah Teâlâ ehl-i kitâb’dan bir grubu haber vererek onların gerçekten Allah’a, daha önceki kitâblara inanmakla birlikte Muhammed (s.a.) e de İndirilen kitaba îmân ettiklerini, Allah’a İtaat ve O’nun huzurunda zelîl bir halde durarak boyun eğdiklerini bildiriyor ve: «Allah’ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler.» buyuruyor. Yani onlar kendilerindeki Muhammed (s.a.) e dâir müjdeleri, o’nun güzel sıfatlarını, peygamber olarak gönderileceğini ve o’nun Ümmetinin sıfatlarını (HzlpmSütler Onlar ehl-i kitÂh’m en havırlı ve serkin-

Nitekim diğer âyet-i kerîme’lerde de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Kendilerine daha öncede kitâb verdiklerimiz de buna inanırlar. Onlara Kur’an okunduğu zaman derler ki: Ona inandık, doğrusu o Rabbımızdan gelen gerçektir. Şüphesiz biz, daha önceden de müslü-man olmuş kimseleriz. İşte onlara sabrettiklerinden ötürü ecirleri iki defa verilir.» (Kasas, 52-54), «Kendilerine kitâb verdiğimiz kimseler onu hakkıyla tilâvet ederler. İşte buna onlar inanırlar.» (Bakara, 121), «Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki, (halkı) hakka irşâd ederler ve onunla hükmederler.» (A’râf, 159), «Hepsi bir değildir. Onlardan secdeye vararak geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.» (Âl-i İmrân, 113), «De ki: «İster ona inanın ister inanmayın, muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi verilenlere; o okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar ve derler ki: Ten-zîh ederiz Rabbımızı, Rabbımızın va’di şüphesiz yerine gelmiş olacaktır. Yüzleri üstü kapanarak ağlarlar ve bu, onların Huşûunu arttırır.» (İsrâ, 107-109)

Bu sıfatlar yahûdîlerde bulunursa da çok azdır. Nitekim Abdullah İbn Selâm ve benzeri yahûdî din adamlarından îmân edenlerde bu sıfat bulunmaktaydı. Ancak sayıları ona bile ulaşmamaktadır. Hı-ristiyanlardan hidâyete erip de hakka boyun eğenler ise daha çoktur. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır ; «Andolsun ki, insanlardan îmân edenlere en şiddetli düşman olarak yahûdîleri ve Allah’a şirk koşanları bulacaksın. Andolsun ki, onlardan îmân edenlere sevgice en yakını da, biz Hıristiyanlarız, diyenleri bulacaksın… Allah da onları dediklerinden dolayı altından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı. Orada temelli kalacaklardır.» (Mâide, 82 – 85)

Burada ise şöyle buyurmaktadır: «İşte onların ecirleri Rablan katındadır.»

Bir hadîs-i şerifte vârid olduğu üzere Cafer İbn Ebu Tâlib Meryem sûresini Habeş kralı Necâşî’nin huzurunda, yanında patrikler ve papazlar olduğu halde okuduğunda; hem Necâşî ve hem de yanındakiler ağlamışlardı. O kadar ağladılar ki sakallan ıslandı.

Yine Buhârî ve Müslim’de bulunan bir hadîse göre Necâşî vefat ettiğinde, Rasûlullah (s.a.) bunu ashabına haber vermiş ve, Habeşistan’da bir kardeşiniz ölmüştür. Haydin onun üzerine namaz kılın, buyurarak sahraya çıkmış, ashabını saf tutturarak cenaze namazı kılmıştır.

İbn Ebu Hatim ve Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh’in Hammâd îbn Seleme tarîki ile… Enes İbn Mâlik’den rivayetine göre; o şöyle demiştir : Necâşî vefat edince Rasûlullah (s.a.) : Kardeşinize istiğfarda bulununuz, buyurmuşlardı. Bunun üzerine bazıları; Habeşistan’da ölen kâfir bir adama istiğfarda bulunmayı bize emrediyor, deyince : «Ehl-i kitâb’dan öyleleri vardır ki; Allah’a, size indirilen ve kendilerine indirilmiş olana Allah’a hûşû’ duyarak inanırlar…» âyet-i kerîme’si nazil oldu.

Bu hadîsi Abd İbn Humeyd ve tbn Ebu Hatim başka bir tanktan Hammâd İbn Seleme’den… Hasan’dan Rasûlullah (s.a.) a ulaşan bir isnâd ile rivayet etmişlerdir. Sonra İbn Merdûyeh bu hadîsi değişik tarîklerden ve ‘Humeyd kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den geçen hadîse benzer şekilde rivayet etmiştir.

İbn Cerîr de, Ebu Bekr el-Huzelî tarîki ile… Câbir’den hadîsi şu şekilde rivayet eder: Rasûlullah (s.a.) Necâşî öldüğü zaman; kardeşiniz Ashame ölmüştür, buyurarak çıktılar ve cenaze namazı gibi namaz kılarak dört tekbîr getirdiler. Bunun üzerine münafıklar; Habeş toprağında ölen kâfir bir adam üzerine namaz kılıyor, deyince Allah Teâlâ: «Ehl-i kitâb’dan öyleleri vardır ki Allah’a… inanırlar…» âyet-i kerîmesini indirdi.

Hafız Ebu Abdullah el-Hâkim, Müstedrek’inde rivayet ediyor: Bize Merv’de Ebu’l-Abbâs es-Seyyârî… Abdullah îbn Zübeyr’den rivayet etti ki, o şöyle demiştir: Necâşî’ye karşı, onların topraklarından bir düşman zuhur etti. Muhacirler Necâşî’ye gelerek, onlara karşı çıkmak ve senin yanında savaşmak istiyoruz. Böylece sen bizim cesaretimizi görmüş olacaksın ve bize yaptığına karşılık vermiş olacağız, dediler. Necâşî de; hayır, Allah’ın yardımıyla bir ilâç insanların yardımıyla olan ilâçtan daha hayırlıdır, dedi. Râvî der ki: Bunun üzerine : «Ehl-i kitâb’dan öyleleri vardır ki; Allah’a, size indirilen ve kendilerine indirilmiş olana Allah’a hûşû’ duyarak inanırlar.» âyet-i kerîme’si nazil oldu.

Hâkim sonra der ki: Bu, isnadı sahih bir hadîstir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîç etmemişlerdir, der.

Ebu Dâvûd diyor ki: Bize Muhammed İbn Amr er-Râzî… Hz. Âişe’den rivayet etti ki, o şöyle demiştir: Necâşî öldüğünde biz, onun kabri üzerinde bir nûr görüldüğünden bahsederdik.

İbn Ebu Necîh Mücâhid’in «Ehl-i kitâb’dan Öyleleri vardır ki…» âyet-i kerîme’sinden ehl-i kitâb’dan müslümanların kastedildiğini söylediğini nakletmiştir.

Abbâd tbn Mansûr şöyle diyor: Hasan el-Basrî’ye: «Ehl-i kitâb’dan öyleleri vardır ki Allah’a, size indirilen ve kendilerine indirilmiş olana, Allah’a huşu’ duyarak inanırlar.» âyetini sordum. Şöyle cevâp verdi: Bunlar, Muhammed (s.a.) den önceki ehl-i kitâb’dır. O’na uydular ve islâm’ı tanıdılar. Böylece Allah Teâlâ da kendilerine Muhammed (s.a.) den önceki îmânları ve Muhammed (s.a.) e uymaları sebebiyle iki ecir (mükâfat) birden verdi.

Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Buhari ve Müslim’de Ebu Musa’dan rivayet edilen bir hadiste Ra-sûlullah (s.a.), Üç sınıf vardır ki, onların ecirleri iki kere verilir : Bunlar arasında birisi de ehl-i kitab’dan olup da hem kendi peygamberine ve hem de bana inanan adamdır, buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Allah’ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler.» buyuruyor ki; onlar kendilerinden rezil ve alçak bir grubun yaptığı gibi sahib oldukları bilgileri gizlemezler, bilakis bilgilerini karşılıksız olarak bolca dağıtırlar. İşte bunun içindir ki; Allah Teâlâ: «İşte onların ecirleri Rabları kalındadır. Allah şüphesiz hesabı çabuk görendir.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, sabredin, sebat gösterin, düşmana karşı durun…» buyuruyor. Hasan el-Basrî der ki: Bu âyet-İ kerîme; îmân edenlerin Allah’ın kendileri için seçtiği dinleri —ki bu İslâm’dır— uğrunda sabretmelerini, müslüman olarak ölünceye kadar, ister darlıkta olsunlar, ister bollukta olsunlar, ister sevinç içinde olsunlar, ister sıkıntı içinde olsunlar dinlerini bırakmamalarını ve düşmanlarına karşı sabır ve sebat göstermelerini emrediyor.

Aynı görüş selef ulemâsından bir çoğu tarafından da söylenmiştir.

Âyet-i kerîme’deki ( *m^J1 ) «düşmana karşı durmak» kelimesine gelince : Bu, ibâdet yerine devam ve sebat etmedir. Bunun namazdan sonra namazı beklemek olduğu da söylenmiştir ki, bunu İbn Ab-bas, Sehl İbn Huneyf, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ve başkaları söylemişlerdir.

İbn Ebu Hatim burada, Müslim ve Neseî’nin Mâlik İbn Enes’den rivayet ettikleri şu hadîsi zikretmektedir: Alâ İbn Abdurahmân İbn Ya’kûb… Ebu Hüreyre’den, rivayet eder ki Rasûlullah şöyle buyurmuştur :

Allah’ın kendisiyle hatâlan sildiği ve dereceleri yükselttiği şeyi size haber vereyim mi? Zorluklara (hoşlanılmıyan şeylere) rağmen ab-desti güzelce almak, mescidlere giderken adımların çokluğu, bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemek. İşte ribât budur, İşte ribât budur, işte ribât budur.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ahmed… Ebu Seleme İbn Abdurrahmân’dan rivayet etti ki o şöyle demiştir: Bir gün Ebu Hüreyre bana gelerek; «Ey îman edenler, sabredin, sebat gösterin, düşmana karşı durun…» âyeti ne hakkında nazil olmuştur? biliyormusun ey kardeşimin oğlu? diye sordu. Ben, hayır, deyince şöyle devam etti: Rasûlullah (s.a.) zamanında onların sabu sebat gösterecekleri ve düşmana karşı duracakları bir harp yoktu. Bu âyeti ancak mescidleri i’mâr eden, namazları vakitlerinde kılan, sonra oralarda (mescidlerde) Allah’ı zikredenler hakkında nazil olmuştur. Onlar hakkında beş vakit namaza «sabredin,» nefislerinize ve arzularınıza karşı da «sabırlı olun» ve mescidlerinizde «sebat göstererek durun,» oralara devam edin. Aleyhinize olan şeylerde «AUah’dan sakının ki, felah bulaşınız.» buyurdu.

Hâkim de Müstedrek’inde Sâîd İbn Mansûr tarîki ile aynı hadîsi Ebu Hüreyre’den rivayet etmiştir.

îbn Cerîr der ki: Bana Ebu Sâib… Hz. Ali (r.a.) den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Günâhları ve hatâları örten şeyi size göstereyim mi? Zorluklara rağmen abdesti güzelce almak ve namazdan sonra başka bir namazı beklemek. îşte ribât budur.

Yine İbn Cerîr diyor ki: Bana Mûsâ îbn Sehl… Câbir îbn Abdul-lah’dan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) : Allah’ın hatâları sildiği ve günâhları örttüğü şeyi size göstereyim mi? buyurdular. Biz : Evet ey Allah’ın Rasülü, deyince de: Abdesti yerli yerince almak, mescidlere giderken atılan adımların çokluğu ve namazdan sonra diğer bir namazı beklemek. İşte ribât budur, buyurdular.

îbn Merdûyeh der ki: Bana Muhammed İbn Ali… Ebu Eyyûb (r.a.) den rivayet etti ki, o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) bizim karşımızda durup; size Allah’ın kendisiyle günâhlan sildiği ecirleri büyülteceği şeyi göstereyim mi? diye sordular. Biz; evet ey Allah’ın Rasûlü o nedir? dedik. Zorluklara (hoşlanılmıyan şeyler) rağmen abdesti güzelce almak, mescidlere doğru atılan adımların çokluğu ve namazdan sonra diğer bir namazı beklemek, buyurarak devamla; işte bu, Allah Teâlâ’nın: «Ey îmân edenler, sabredin, sebat gösterin, düşmana karşı durun, ve Allah’tan sakının ki, felah bulaşınız.» âyetidir. İşte bu mescidlerdeki ribâttır, buyurdular.

Hadîs, bu şekliyle gerçekten garîbtir.

Abdullah îbn Mübarek der ki… Dâvûd İbn Salih rivayet edip dedi ki, Bana Ebu Seleme İbn Abdurahmân; ey kardeşimin oğlu, «sabredin, sebat gösterin, düşmana karşı durun» âyeti ne hakkında nazil olmuştur biliyor musun? diye sordu. Ben, bilmiyorum deyince; ey kardeşimin oğlu, Rasûlullah (s.a.) zamanında düşmana karşı durup beklenecek bir harp yoktu. Fakat o, namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir, dedi.

Bu hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir. Bu anlamdaki İbn Merdû-yeh’in rivayeti daha önce geçmişti ki, o da Ebu Hüreyre’nin sözü idi. Allah en iyisini bilir.

Buradaki «Murâbata» dan harpte düşmana karşı durup (nöbet beklemek,) İslâm hudûtlarmdaki gedikleri koruyarak düşmanların müslümanların memleketlerine girmesine engel olmanın kastedildiği de söylenmiştir ki, buna teşvik zımnında hadîsler vârid olmuş ve bunun sevabının çokluğu anlatılmıştır.

Buhârî’nin Sahihinde Seni İbn Sa’d es-Sâidî’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Allah yolunda bir gün (cephede) nöbet beklemek dünyadan ve dünyadaki şeylerden daha hayırlıdır.

Müslim… Selmân el-Fârisî’den rivayet ediyor ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu ; Bir gün, bir gece nöbet tutmak bir aylık oruç ve ibâdetten daha hayırlıdır. Eğer (o esnada) ölürse yapmakta olduğu ameli onun lehine devam eder, rızkı ona verilir, fettân’dan (şeytândan) da emîn olur.

İmâm Ahmed diyor : Bize İshâk İbn İbrahim… Fudâle İbn Ubeyd’-den rivayet etti ki, o Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduklarını işittim, demiştir: Her Ölenin ameli sona erdirilir. Allah yolunda (cephede) nöbet beklerken ölen hâriç. Zîrâ onun ameli kıyamet gününe kadar artar ve kabir fitnesinden de emîn olur.

Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Ebu Hânî el-Havlanî hadîsinden aynı şekilde rivayet etmişler ve Tirnüzî; bu, hasen, sahîh bir hadîstir, demiştir.

Hadîsi İbn Hibbân da Sahihinde tahrîc etmiştir.

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Yahya İbn İshâk… Ukbe b. Âmir’-den naklediyor ki, o şöyle demiştir: Rasûlullah (sa..) in şöyle buyurduğunu işittim. Allah yolunda (düşmana karşı harpte) nöbet bekleyen kişi dışında her ölünün ameli sona erdirilir. Onun ameli İse Allah kendisini yeniden diriltene kadar devam eder. Ve fettân’dan (şeytân) da emîn olur.

Haris İbn Muhammed İbn Ebu Usâme de hadîsi Abdullah İbn Ye-zîd’den rivayet etmiştir. Ancak onun hadîsinde, «Fettân’dan emîn olur» kısmı, yoktur. İbn Lehîa —seneddeki râvî— hadîsin hasen olduğunu belirtir.

Özellikle daha Önce geçen şâhidlerde bunu te’yîd etmektedir.

Ebu Abdullah Muhammed İbn Yezîd îbn Mâce Sünen’inde der ki: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ… Ebu Hüreyre’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim Allah yolunda (cephede düşmana karşı) nöbet beklerken ölürse, daha önceden yapageldiği sâ-lih amelleri onun lehine devam eder ve kendisine rızkı verilir. Fettân’dan da emîn olur ve Allah Teâlâ kıyamet günü o kişiyi korkudan emîn olarak diriltir.

Aynı hadîsin diğer bir tarîki şöyledir :

İmâm Ahmed der ki: Bize Mûsâ… Ebu Hüreyre’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim düşmana karşı dururken ölürse; kabir fitnesinden korunur, büyük korkudan (kıyametin kopması) emin olur, cennetten bir rüzgâr kendisine rızkını estirir, ve kıyamete kadar ona murâbıt sevabı yazılır.

tmâm Ahmed der ki: Bize İshâk İbn îsâ… Ümmü Derdâ’dan rivayet etti —ki Ümmü Derdâ hadisi merfû’ olarak rivayet etmiştir— ki, o şöyle demiştir : Kim müslümanların sahillerinden birinde üç gün nöbet beklerse; onun için bir sene nöbet beklemek yerine geçer.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in, Mûs’ab İbn Sabit İbn Abdullah İbn Zübeyr’den rivayetine göre; Hz. Osman (r.a.) minberde hutbe okurken şöyle demiştir: Size Rasûlullah (s.a,) dan işitmiş olduğum bir sözü nakledeceğim. Bunu size aktarmama sadece size karşı cimri davranmam engel olabilirdi. Rasûlullah (s.a.) m şöyle buyurduğunu işittim :

Allah yolunda bir gece bekçilik yapmak (nöbet beklemek) gündüzü oruçlu geçirilen ve gecesi ibadetle ihya edilen bin geceden daha hayırlıdır.

Hadîsin diğer bir tarîktan rivayeti şöyledir :

Tirmizî der ki: Hasan İbn Ali’nin Hz. Osman İbn Affân (r.a.) in kölesi Zühre İbn Ma’bed’den rivayetine göre; o, Hz. Osman (r.a.) in minberde şöyle dediğini işitmiş: Rasûlullah (s.a.) dan duyduğum bir sözü, sizin yanımdan dağılıp (ayrılıp) gitmenizi istemediğim için gizlemiştim. Sonra da bunu size nakletmeyi münâsip gördüm. Kişi ondan kendine uygun geleni seçsin. Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim: Allah yolunda (harpte) bir gün nöbet beklemek, bunun dışındaki yerlerde geçirilen bin geceden daha hayırlıdır.

Tirmizî hadîsin bu şekliyle hasen ve garîb bir hadîs olduğunu söyler. Buhâri, hadîsin senedinde ismi geçen ve Hz. Osman’ın kölesi Ebu Salih’in İsminin Bürkân, Tirmizî hâriç diğerleri ise Haris olduğunu söylemişlerdir. Doğrusunu Allah bilir.

Hadîsi, Leys îbn Sa’d ve Abdullah İbn Lehîa tarîki ile rivayet eden İmâm Ahmed’in rivayetinde şu fazlalık vardır : Kişi dilediği gibi (harpte) nöbet beklesin. Tebliğ ettim mi? Orada bulunanlar; evet, dediler. Hz. Osman da devamla; Allah’ım şâhid ol, dedi.

Ebu îsâ Tirmizî der ki: Bize Abdullah İbn Ebu Ömer’in… Muhammed tbn el-Münkedir’den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: Sel-mân el-Fârisî kendisine âit bir karakolda olan Şürahbil İbn Simt’e uğradı. Şürahbil ve arkadaşlarına orada durmak (beklemek) zor geliyordu. Selmân; ey îbn Simt, Rasûlullah (s.a.) dan İşittim ki, o şöyle buyurdu : Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, bir aylık oruç ve İbâdetten daha üstündür —ya da daha hayırlıdır— Kim o sırada Ölürse kabir fitnesinden korunur ve ameli kıyamet gününe kadar kendisi için artar.

Bu hadîsi bu şekliyle sadece Tirmizî rivayet etmiş ve hadîsin hasen olduğunu söylemiştir. Bazı nüshalarda ise hadîsin muttasıl olmadığı ve îbn el-Münkedir’in Selmân el-Fârisî’ye yetişmediği kaydedilmiştir.

Ben derim ki: Anlaşıldığına göre Muhammed İbn el-Münkedir hadîsi Şurahbil İbn es-Simt’den duymuştur.

Müslim ve Neseî de Mekhûl ve Ebu Ubeyde İbn Ukbe tarîkıyla… Selmân el-Fârisî’den rivayet etmiştir ki; efendimiz : Bir gün nöbet beklemek, bir aylık oruç ve ibâdetten daha hayırlıdır. Eğer ölürse yapmakta olduğu ameli devam eder, rızkı kendine gönderilir ve fettan (şeytân) dan emîn olur.

Müslim’in rivayeti daha önce geçmişti.

İbn Mâce der ki: Bize Muhammed İbn İsmail îbn Semüre’nin… Übeyy îbn Kâ’b’dan rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular : Allah yolunda ve sevabını Allah’dan bekleyerek müslüman-lara zarar gelecek yerlerde Ramazân ayı dışında bir gün nöbet beklemek; orucuyla kıyâmıyla yüz senelik ibâdetten daha üstündür. Yine Allah yolunda ve sevabını Allah’tan umarak, müslümanlara zarar gelebilecek yerlerde Ramazân ayında bir gün nöbet beklemek —orucuyla, kıyâmıyla bin senelik ibâdetten— Allah katında sevâbça daha ulu ve üstündür. Eğer Allah, kendisini ailesine sağ salim döndürürse bin senelik kötülüğü yazılmaz, iyilikleri ise yazılır ve nöbet bekleme sevabı kıyamete kadar artarak devam eder.

Bu hadîs garîb olduğu gibi, bu haliyle münkerdir. Zîrâ hadisin isnâdındaki Ömer îbn Subeyh müttehemdir.

İbn Mâce der ki: Bize îsâ îbn Yûnus’un Enes İbn Mâlik’ten rivayetine göre; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işitmiş : Allah yolunda bir gece nöbet beklemek, kişinin ailesi yanındaki bin senelik oruç ve ibâdetinden daha üstündür. Sene 360 gündür, Bir gün İse bin sene gibidir.

Bu da garîb bir hadîs olup Ebu Zür’a ve imamlardan bir çokları hadîsin senedindeki Saîd İbn Hâl id’in zayıf olduğunu söylerken, Ukay-lî hadîsine tâbi olunmaz; İbn Hibbân onunla delil getirilmez; Hâkim de, Enes’den uydurma hadîsler rivayet etmiştir, demişlerdir.

İbn Mâce der ki: Bize Muhammed İbn Sabbâh’ın… Ukbe İbn Âmir’den rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah, bekçilik yapan bekçilere rahmet etsin.

Hadîsin senedinde Ömer İbn Abdülazîz ile Ukbe İbn Âmir arasında kopukluk vardır. Hadîs, munkatı’ hadîstir. Zîrâ Ömer İbn Abdülazîz, Ukbe İbn Âmir’e yetişmemiştir. Allah en doğrusunu bilir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Ebu Tevbe’nin… Sehl İbn el-Hanzaliyye’-den rivayetine göre; onlar Huneyn günü Rasûlullah Hadîsi Neseî de Muhammed tbn Yahya îbn Muhammed İbn Ke-sîr’den, o da Ebu Tevbe —ki Rebî’ İbn Nâfi’dir— den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd İbn el-Habbâb… Ebu Reyhâne’-den rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) ile bir gazvede idik. Bir gece yüksek bir yere gelerek, orada geceledik. Hava o kadar soğuktu ki, içimizden yerde bir çukur kazarak oraya giren ve kalkanını (soğuktan korunmak üzere) üzerine örtenleri gördüm. Ashabının bu halini gören Rasûlullah (s.a.) : Bu gece bizi kim bekleyecek? (kim bize, koruculuk yapacak) Ona duâ edeceğim ve onun bundan dolayı üstünlüğü olacak, buyurdular. Ansârdan birisi: Ben, ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Efendimiz ona; yaklaş, buyurdular. O da yaklaştı. Sordular; sen kimsin? Ansârî ismini söyledi. Rasûlullah (s.a.) duaya başladı ve o kadar çok duâ buyurdu ki, Ebu Reyhâne şöyle anlatır : Rasûlullah (s.a.) in ettiği duayı işitince; ben diğer (koruculuk yapacak) kişiyim, dedim. Efendimiz; yaklaş, buyurdular. Yaklaştım. Sen kimsin? buyurdular. Ben Ebu Reyhâne’yim, dedim. Bana da ansârîye yaptığı duadan az olmak üzere duâ ettiler ve : Allah korkusundan yaşaran —ya da ağlayan— gözle Allah yolunda uykusuz kalan göz, ateşe (cehenneme) haram kılındı, buyurdular.

Tirmizî der ki: Bize Nasr İbn Ali’nin… İbn Abbâs’dan rivayet ettiğine göre; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işitmiş : îki göz var ki ateş onlara dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda koruculuk yaparken geceleyen göz.

Tirmizî bu hadîsin hasen, garîb olduğunu söyledikten sonra, bunu sadece Şuayb İbn Ruzeyk tankıyla biliyoruz, der ve bu konuda Osman ve Ebu Reyhâne’nin de hadîsinin bulunduğunu ilâve eder ki, bu daha önce geçmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Ğaylân… Muâz İbn Enes’-ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kim müslü-manlara zarar edebilecek yerde (hudutta) hükümdânn verdiği ücret karşılığı değil de, sevabını Allah’tan bekleyerek Allah yolunda koruculuk yaparsa ateşi iki gözüyle son derecede az bir miktar dışında görmeyecektir. Nitekim Allah Teâlâ : «İçinizde ona uğramayacak kimse yoktur.» (Meryem, 71) buyurmuştur.

Hadîsi rivayette İmâm Ahmed tek kalmıştır.

Buhârî’nin Sahîh’inde Ebu Hüreyre’den rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Dînâr, dirhem, giyim-kuşam kulları yok olsun (helak olsun), verilirse hoşnûd olur, verilmezse kızar. Yok olsun, tersine dönsün, diken ba-tırılırsa dikeni çıkarılmasın. Allah yolunda atının dizginine sarılan,, saçı-başı birbirine kansan, ayakları toz-toprağa bulanan kula ne mutlu. Bekçilik yapıyorsa, (gerçek) bekçilikte, geri saflarda bulunacaksa arka saflarda olur. Bir meclise girmek için İzin isterse izin verilmez. Bu konuda şefaatte bulunursa şefaati kabul edilmez.

Bu konuda zikredilmesi mümkün olan hadîsleri buraya kadar zikretmiş olduk. Bol bol nimetlerinden dolayı yıllar ve günler boyu Al* lah’a hamd olsun.

îbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ… Zeyd İbn EslenVden rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Ebu Ubeyde (r.a.) Hz. Ömer (r.a.) e mektup yazarak ona Rumların çokluğunu ve onlardan çekindiği husûslan bildirdi. Hz. Ömer (r.a.) ona cevâb olarak şöyle yazdı: Mü’min kulun başına bir darlık, bir zorluk ve sıkıntı geldiğinde, Allah bundan sonra bir genişlik ve ferahlık yaratır. Zorluk, asla iki kolaylığı alt etmeyecektir.

Zîrâ Allah Teâlâ kitâb’ında : «Ey îmân edenler sabredip sebat edin, düşmana karşı durun ve Allah’tan sakının ki felah bulaşınız…» buyurmuştur.

Hafız İbn Asâkir; Abdullah İbn el-Mübârek’in hayat hikâyesinde, Muhammed tbn İbrâhîm İbn Ebu Sekine kanalıyla şunu nakleder: Abdullah İbn el-Mübârek Tarsus’ta bana şu beytleri yazdırdı. Oradan gitmek üzereydi. 170 yılında onu benimle beraber Fudayl îbn İyad’a okudu. Bir rivayete göre de 177 yılında okumuştur:

Ey, Mekke’de, Medine’de ibâdet edenler görseydiniz eğer bizi; Anlardınız o zaman ibâdet ile eğlendiğinizi.

Ey, yanaklarım boyayanlar gözyaşlarıyla; Boynumuzdur bizim boyanan kanlarımızla. Veya, atıyla boş yere eğlenip duranlar, Atlanmızdır bizim sabah erken yorulanlar. Sizin için güzel koku saçan rüzgârdır. Bizim kokumuzsa atların nalları ve kalkan tozlardır. Geldi söz bize o yüce peygamberimizden; Bir söz ki doğru, sağlam ve yalanlanmayan. Hiç birleşir mi Allah yolundaki atların tozuyla Alevli ateşin dumanı, kişinin burnunda? İşte Allah’ın kitabı, haykırıyor peygamberimiz de : «Ölü değildir şehıd asla.» ve o, yalanlanamaz da.

Mansûr İbn el-Mu’temir… Ebu Hüreyre’den rivayet etti ki; o şöyle demiştir : Bir adam : Ey Allah’ın Rasûlü bana öyle bir amel Öğret ki, onunla Allah yolunda mücâhede edenlerin sevabına nail olayım, dedi. Allah’ın Rasûlü: Hiç durmadan namaz kılar, hiç iftar etmeden oruç tutabilir misin? diye sordu. Adam : Ey Allah’ın Rasûlü ben buna gücü yetmiyecek kadar zayıfım, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) : Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki; buna gücün yetseydi (de yapsaydın) bile yine de Allah yolunda cihâdda bulunanlara erişemezdin. Bilmedin mi ki mücâhidin atı, kendisi üzerinde olmadan bile bir iki adım atsa bu yüzden o mücâhide iyilikler (sevabı) yazılır, buyurdular.

Allah Teâlâ : Bütün işlerinizde ve her halde Allah’tan sakının, korkun ki, dünya ve âhirette felah bulaşınız, buyuruyor. Allah Rasûlü de Muâz’ı Yemen’e gönderirken : Nerede olursan ol, Allah’tan sakın. Kötülüğün peşinden onu silecek bir iyilik yap. İnsanlara (dâima) iyi muamelede bulun, buyurmuşlardı.

İbn Cerîr Taberî der ki: Yûnus’un… Muhammed îbn Kâ’b’dan rivayetine göre; o, «Allah’tan sakının ki, felah bulaşınız.» âyeti hakkında şöyle derdi: Benimle sizin aranızdaki şeylerde benden sakının ki, yarın bana kavuştuğunuzda felaha eresiniz.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.